“Yavaş kanat çırpan kuş, erken uçmaya başlamalı derler. İşte ben o yavaş uçan kuştum, işleri bir türlü bitiremeyen.” (s.45)
Çin, dünyadaki birçok kişinin merakını cezbeden, gidip görme, inceleme arzusu veren bir ülkedir.
8 bin yıllık birikimli, gelişmiş, zengin, köklü bir tarihe sahiptir. Hemen her alanda, gerek tıp alanında, gerek sanayi ve teknolojide; kâğıt yapımıyla, matbaasıyla, pusulasıyla, barutuyla, sismografıyla, matematikte pi değeriyle, Konfüçyus’uyla, hepimizin okul çağlarından beri bildiği gibi sanata ve medeniyete öncülük eden bazı keşiflere ve değerlere sahiptir. Eğer tam bir inceleme yapılmak istenirse milattan önceye gitmek gerekir. O nedenle yakın tarihiyle ilgilenmek yeterlidir sanırım.
1912 yılına kadar hanedanların yönettiği Çin, yaşanan afyon savaşı ve isyanlar sonrası cumhuriyetle yönetilmeye başlıyor. Rejimin egemenliğini eline alan milliyetçi yönetim, kurulan Komünist partiyi ekarte etmeye çalışınca iç savaş başlıyor.
Tam içiyle uğraşırken Japonların saldırısına uğruyor ve iç çekişmeleri bir süreliğine askıya alarak Japonya ile tek yumruk olarak savaşmaya başlıyor. Japonya’yı yenilgiye uğrattıktan sonra iç savaş kalınan yerden devam ediyor. 1949’tan itibaren, tarihe geçen “uzun yürüyüş” sonrası komünistler iktidar oluyor ve halen bir zalim mi, kahraman mı tartışması yaşanan, 27 yıllık Mao devri başlıyor.
Mao zamanındaki kültür devriminde, ekonomi tarıma yönelince büyük toprak sahipleri canından oluyor, halk kurulan komünlerde çalışıyor. Zamanla köylüler tarlalarından alınıp sanayi işçisi oluyor. Bu dönemde devlet, kendi eliyle milletinin tarihini, kendi kültürel birikimini, kendi elleriyle yok sayıyor ve ardından yaşanan kaynak israfı sonucu ekonomik kriz patlak veriyor, halk kıtlık yaşamaya başlıyor. Milyonlarca insan ölüyor bu dönemde.
İnsanların gezmeyi, görmeyi arzuladığı, meraklarını cezbeden Çin kültürü ve Çin havası altında böylesi bir tarihin yattığı da kısaca bilinsin istedim.
***
Elimde, Çinli yazar “Yu Hua”nın okumayı sürekli ertelediğim, okuyunca keşke daha önce okusaydım dediğim; Çin tarihinde yaşanan toplumsal ve kültürel değişimler içinde insan deneyimine dayanan “Yaşamak” adlı kitabı var. Çin’de köyleri gezip köylülerden dinlediği öyküleri ve halk şarkılarını derleyen bir gezginin, tarlada kendi adını verdiği öküzüyle çift süren, kitabın anlatıcısı yaşlı Fugui ile karşılaşması ve Fugui’nin ona anlattıklarını içeriyor. Kitap ilk yayınlandığında Çin’de yasaklanmış, daha sonra filme alınmış ve film Cannes Film Festivali’nde büyük ödülü almış.
Okurken, kitabın merkezinde yer alan Fugui’yle birlikte, kişilerin hayatlarındaki dramatik zorluklara ve dönüşümlere tanıklık ederek, duygusal anlar yaşanıyor. Başta kızılarak “böyle adamlık olur mu” dedirten ama zamanla duygusal bağ kurulan Fugui, anaçlıkta üst noktalara ulaşmış Jiazhen, yaşadıklarıyla “gün yüzü görmeyen” Fengxia, iyilik dolu çocuk kalbiyle Youqing, fedakâr damat Erxi, talihsiz torun Kugen…
Yaşanan trajedilerle birlikte evrilen bu aile hikâyesinde duygusal bir yolculuğa çıkılıyor. İnsanın -hele empati gücü yüksekse- okurken hüzünlenmemesi mümkün değil.
Hovardalığı, kumar ve içki tutkusuyla babadan kalan tarlaların tamamını kaybeden Fugui, uzun süre kiralayabildiği bir avuç toprak içinde çalışıyor. Bu süreçte hamile karısı terk ediyor ama bir süre sonra geri geliyor. Tesadüf bir olayla askere alınan Fugui, top taburuyla cephede iç savaşlara katılıyor, sonunda Kurtuluş ordusuna esir düşüyor. İki yıl sonra kaçarak evine dönebiliyor.
Kurtuluş ordusu her yeri alınca toprak reformu yapılıyor, ona da küçük bir parça veriliyor. Büyük toprak sahiplerinin kurşuna dizildiğini gördükçe toprakları zamanında kaybettiğine seviniyor. Komün elindeki toprağa da el koyunca komün adına çalışmaya başlıyor. Ellerindekini komün alıyor. Açlık her tarafı kaplayınca, yemeklerini komünün yemekhanesinden alıyor. Bu süreçte karısı yatalak oluyor; oğlu, kan vermesi sonucu ölüyor; dilsiz kızıyla yamuk kafalı damat evleniyor. Kızı tek torununu doğururken can veriyor. Üç ay sonra da karısı, bir süre sonra damadı, 4 yaşına geldiğinde de torunu ölüyor.
Yalnız kalan Fugui, artık tek dostu, tek arkadaşı olacak yaşlı bir öküz alıyor ve adını Fugui koyuyor.
***
Adı “Yaşamak” olup da bu kadar ölüm barındıran, insanı derinden etkileyen bir yaşam hikâyesi var elimizde. Yanı sıra savaşın çirkinlikleri de oldukça güçlü anlatılmış.
Ailesiyle birlikte, yoksulluk, savaş, devrim ve türlü trajedilerle yüzleşen, zamanla sevdiklerini birer birer kaybetmesine rağmen yaşamaktan vazgeçmeyen, hayatla olan bağını koparmayan Fugui’yi gözümde canlandırınca “hayat” diye haykırasım geldi. İnsanın hayat karşısında gösterdiği direnç ve kaderle mücadelesi oldukça etkileyici bir şekilde ele alınmış. Yaşamanın ağırlığı bireysel ve toplumsal düzeyde ele alınırken, hayatta kalmanın sadece fiziksel değil, duygusal bir mücadele gerektirdiği de vurgulanmış.
Kitap öylesine içten, yalın ve akıcı bir dille yazılmış, çevirisi de öylesine muhteşem olmuş ki, okurken zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorsunuz.
Ben de bu kitabı edebiyatseverlerin radarına düşürmek istedim.
***
“Geçmişi düşündüğümde bazen üzülüyorum, bazen de içimi bir huzur kaplıyor. Ailemdeki herkesi ben defnettim, toprağa kendi ellerimle gömdüm. Elden ayaktan düştüğümde, geride tasalanacağım kimse yok.” (s.200)