Kalem yine elimde. Yazacağım konu belli aslında; insanın kendi zihninde kurduğu dünyalar, kendine söyledikleri ve bazen farkında bile olmadan kendi hayatına nasıl yön verdiği… Ama insan, bildiği bir konuyu yazmaya oturduğunda bile nereden başlayacağını her zaman bilemiyor. Çünkü bazı meseleler var ki üzerine düşündükçe yeni bir tarafı çıkıyor ortaya. Tam bir cümleyi kuruyorsunuz, ardından başka bir düşünce beliriyor.
Bir anı, bir insan, belki de kendinizle ilgili uzun zamandır görmezden geldiğiniz bir gerçek giriyor araya. Belki de hepimizin zaman zaman içine düştüğü, fakat pek azımızın durup gerçekten anlamaya çalıştığı bir yerden başlayacağım: İnsan neden bazen kendi hayatını yaşamaktan çok, kendi zihninin içinde yaşadıklarıyla mücadele eder?
İnsanın başına gelenlerden çok, başına gelenlerle ne yaptığına bakmak gerekiyor. Çünkü yaşadığımız hayatla zihnimizde kurduğumuz hayat birbirinden bütünüyle ayrı değil; birbirlerini sürekli besleyen ve dönüştüren iki alan. Olaylar düşüncelerimizi değiştiriyor, düşüncelerimiz davranışlarımıza yön veriyor, davranışlarımız da zamanla karşılaştığımız sonuçları şekillendiriyor.
Bir düşünün. Sabah gözünüzü açtınız ve telefonunuza baktınız. İlk haber kötü, ikinci haber daha kötü. Birinin öfkesi, diğerinin şikâyeti, bir başkasının karamsarlığı derken daha yataktan kalkmadan günün nasıl geçeceğine karar vermiş olabilirsiniz. Henüz kendi hayatınızda somut hiçbir şey yaşanmamıştır ama zihniniz çoktan ağır bir ruh hâlinin içine girmiştir bile. Sonra dışarı çıkarsınız; trafikte sıkışan araçlar, asık yüzler, birinin sert bakışı… Her şey, o sabah henüz yataktayken zihninizde kehanet gibi oluşan kanaati doğruluyor gibidir.
Şimdi aynı güne başka bir yerden bakalım. Yine aynı haberler, aynı trafik, aynı kalabalık şehir. Fakat bu kez insan, gördüğü her detayı kendisiyle ilgili kişisel bir işaret olarak okumuyor. Birinin surat asmasını kendi varlığına bağlamıyor, aksayan bir işi bütün hayatının başarısızlık özeti saymıyor. Kötü bir başlangıcın, kötü bir sonu zorunlu kılmadığını biliyor. Sorunlar elbette ortadan kalkmış değil; yalnız her sorunun zihinde kapladığı alan ve yük değişmiş.
İki insan arasındaki fark bazen tam da burada başlar… Biri yaşadığı olayın yanında bir de onun zihninde ürettiği devasa hikâyeyle uğraşmak zorunda kalır. Diğeri ise olayın yalın kendisiyle kendi yorumunu birbirinden ayırmaya çalışır. Psikolojide de bu ayrımın çok önemli bir karşılığı var: Bir olay karşısında hissettiğimiz duyguyu yalnızca olayın çıplak gerçekliği belirlemez; ona yüklediğimiz anlam duygusal tepkimizin şiddetini tayin eder.
Bir arkadaşınız mesajınıza cevap vermediğinde içinizden geçen ilk düşünceyi ele alalım. “Bana değer vermiyor” dediğinizde kırılır ve öfkelenirsiniz. “Bir sorun mu var, acaba meşgul mü?” diye düşündüğünüzde merak duyar, endişelenirsiniz. Olay aynı, elimizdeki bilgi aynı ölçüde eksik; fakat zihnin o eksikliği tamamlamak için seçtiği yol bütünüyle farklı.
Bu noktada, içsel süreçlerimizi fark edebilmek adına kendimize sormamız gereken bir soru: Ben şu anda gerçekten bildiğim somut bir şeye mi tepki veriyorum, yoksa bilmediğim bir boşluğu zihnimde tamamlayıp kendi kurguma mı inanıyorum?
Bu soruyu sormak insanı her durumda elbette sakinleştirmez; zaten amacımız da kendimizi uyuşturmak değil. Bazen gerçekten kırılırız, haksızlığa uğrarız, kaybederiz ve yaşadığımız acının adını net bir şekilde koymamız gerekir. Fakat yaşadığımız kaçınılmaz acının üzerine kendi varsayımlarımızı ekleyip eklemediğimizi bilmek, en az o acıyı tanımak kadar önemlidir. Çünkü zihin belirsizliği ve boşlukları pek sevmez. Bilmediği yerde hemen bir açıklama arar; bir kez bir açıklamaya tutunduğunda da artık yalnızca onu destekleyen ayrıntıları seçip toplamaya başlar…
İş yerinde kimsenin sizi önemsemediğine dair gizli bir inanç geliştirdiğinizi düşünün. Artık bir toplantıda fikriniz sorulmadığında bunu hemen bir kanıt olarak kaydedersiniz. Koridorda daldığı için selam vermeyen birini haftalarca unutmazsınız. Başkasına gösterilen en küçük ilgiyi bile kendinize yapılmış bir haksızlık gibi yorumlarsınız. Buna karşılık sizinle içtenlikle konuşmak isteyenleri, emeğinize gerçekten değer verenleri gözden kaçırırsınız. Bir süre sonra zihninizdeki o karamsar kanaat, hayatın tamamından toplanmış sarsılmaz delillerle destekleniyormuş gibi görünür. Oysa siz hayatın bütününü görmüyorsunuzdur; sadece dikkatinizin seçtiği ve onayladığı parçaları topluyorsunuzdur.
İnsan zihninin dikkat ettiği şeyi daha kolay fark etmesi, hatırlaması ve yeniden araması üzerine kurulu bu işleyiş, kendimizle kurduğumuz dilde de saklıdır. Kendimizle konuşurken seçtiğimiz kelimeleri çoğu zaman önemsemeyiz. Oysa bazı cümleler yalnızca bir durumu tarif etmez; o durum karşısında nasıl davranacağımıza, kendimizi nasıl kısıtlayacağımıza da zemin hazırlar.
“Ben zaten böyleyim” cümlesini hayatınızda kaç kez kullandığınızı bir düşünün. İlk bakışta dürüst bir kendini tanıma ifadesi gibi görünür. Oysa çoğu zaman insanın kendi hakkında verdiği kesinleşmiş bir hükme dönüşür. Hüküm kesinleşince değişme ve esneme ihtimali de yok olur. Artık davranışınız üzerine düşünmek yerine kişiliğinizi gerekçe göstermeye başlarsınız. Aynı şey “İnsanlara güvenilmez” dediğinizde de geçerlidir. Tek bir insanın yaşattığı hayal kırıklığı, bütün insanlığa dair bir yasaya dönüşür. Sonra herkese mesafeli davranır, karşınızdakini sürekli sınar, en küçük tutarsızlıkta kendinizi geriye çekersiniz. Belki de karşı tarafın sizi gerçekten tanımasına hiç fırsat vermeden, ilişkinin hazin sonunu kendi ellerinizle hazırlarsınız.
Bu savunma mekanizmalarının ortasındayken durup kendimize daha yakından bakmamız gerekir: Sizi koruduğunu düşündüğünüz hangi kökleşmiş düşünce, bugün hayatın kendisine ve güzelliklerine yaklaşmanızı engelliyor olabilir?
Her savunma gereksiz değildir elbette. İnsan yaşadıklarından ders çıkarır; sınır koymayı, temkinli olmayı, gerektiğinde uzaklaşmayı öğrenir. Fakat bir zamanlar sizi koruyan bir düşünce, her koşulda geçerli bir doğru olmak zorunda değildir. Dün sizi tehlikelerden sakınan bir kalkan, bugün özgürlüğünüzün önüne örülmüş yüksek bir duvara dönüşebilir. Bunu fark etmek geçmişinizi inkâr etmek değil; geçmişin, bugününüz adına karar vermesine artık izin vermemektir.
Zihinsel alışkanlıklarımızı fark etmek ve bu döngüyü kırabilmek için kendimize somut bir alan açabiliriz. Son günlerde sizi rahatsız eden bir olayı ele alın ve onu parçalarına ayırın:
* Olay: Bir arkadaşım planımızı son anda iptal etti.
* Yorumum: Beni yeterince önemsemiyor.
* Duygum: Kırgınlık, öfke ve değersizlik hissi.
* Alternatif açıklama: Gerçekten elde olmayan bir işi çıkmış olabilir; bu durumun tekrar eden bir tutum olup olmadığını henüz bilmiyorum.
Buradaki temel amaç, kendimizi zoraki bir iyimserliğe ikna etmek değil; düşüncemizle aramıza biraz mesafe koyabilmektir. Çünkü bir düşünce zihnimize geldiğinde otomatik olarak onun peşinden gitmek zorunda değiliz. Araya koyduğumuz o küçücük duraklama, vereceğimiz tepkinin ve yaşayacağımız duygunun yönünü bütünüyle değiştirebilir.
Elbette insanın yaşadığı her şeyi yalnız zihinle açıklayamayız. İçinde bulunduğumuz toplumun, ekonomik koşulların ve adaletsizliklerin hayatımız üzerinde son derece somut etkileri var. Geçim derdi yaşayan birine “Her şey zihninde bitiyor” demek, onun yaşadığı gerçekliği görmezden gelmektir. Bu yüzden zihinsel farkındalık, dünyadaki bütün yükü kendi omuzlarımıza almak demek değildir. Ancak değiştiremediğimiz dış koşullarla, değiştirebileceğimiz içsel tepkilerimiz arasındaki o ince sınırı görebilmek ise bizim elimizde...
Hatta çoğu zaman bizi en çok yoran şey, yaşadığımız olayların kendisinden ziyade, onları zihnimizde defalarca yeniden yaşamamızdır. Biten bir tartışmayı zihnimizde sürdürür, henüz gerçekleşmemiş bir ihtimali çoktan yaşanmış gibi kurgulayıp bedenimizi yorarız. Bu kısır döngüyü fark ettiğimiz anlarda kendimize şu soruyu sormalıyız: Bu düşünce şu anda bir şeyi anlamama veya çözmeme yardım ediyor mu, yoksa beni aynı yıpratıcı patikadan tekrar tekrar mı geçiriyor?
Cevabınız ikincisiyse, dikkatinizi zihninizin içindeki kurgulardan çıkarıp küçük de olsa somut bir adıma çevirin. Kendinize zihnin her söylediğine itaat edilecek bir otorite olmadığını, sorgulanabilir bir iç sesler toplamı olduğunu hatırlatın.
Özgürlük denilen şey belki de burada gizlidir: Aklımıza gelen her düşünceye sarsılmaz bir gerçekmiş gibi inanmamak, hissettiğimiz her anlık duygunun peşinden sürüklenmemek… Büyümek, geçmişte doğru kabul ettiğimiz yargıları bugün yeniden değerlendirebilme cesaretidir.
Bugün kendinize bir iyilik yapın ve zihninizde yıllardır dolaşan tek bir cümleyi seçin. Onu ilk kez duyuyormuş gibi karşınıza alıp bakın: Gerçekten doğru mu? Bana ne kazandırıyor, benden ne götürüyor?
Son olarak, belki de bugün kendimize soracağımız en güçlü soru şudur: Ben şu an hayatı olduğu gibi görmeye mi çalışıyorum, yoksa uzun zamandır inandığım kalıpların içinden mi bakıyorum?
İnsan zihninden geçen her şeyden ibaret değildir; ama zihninden geçenlerle ne yapacağını öğrenebilecek bir bilince sahiptir. Bazen dünyaya yeni bir gözle bakmak, dünyayı değiştirecek o ilk adımı atmanın tek yoludur.
Sevgiyle kalın.