Ekim başka bir aydır bizim için… Sokaklarda bayrakların daha bir başka dalgalandığı, kırmızı-beyazın yalnızca bir renk değil, bir hatıra olduğu aydır ekim. Cumhuriyet’in doğduğu o büyük günün heyecanı, aradan geçen yıllara rağmen her 29 Ekim’de yeniden yüreğimize dokunur. Bazen bir marşla… Bazen bir fotoğrafla… Bazen de hiç beklemediğimiz bir şarkının birkaç mısrasında… İşte böyle şarkılardan biride;"Mâni oluyor hâlimi takrire hicabım…”
İlk duyulduğunda insanı başka bir zamana götüren, sözleri bugünün diline uzak olsa da duygusu son derece tanıdık olan bir eser…
“Mâni oluyor hâlimi takrire hicabım…”
Yani;
Mahcubiyetim, hâlimi anlatmama engel oluyor.
Ardından gelen sözler ise duygunun ağırlığını daha da artırıyor:
“Üzme yetişir, üzme, firâkınla harabım…”
Ayrılığın insanı nasıl yıktığını anlatıyor.
Ne huzur kalıyor geriye…
Ne uyku…
Ne de insanın içindeki o eski sükûnet.
Eserin güftesi Nigâr Osman Hanım’a, bestesi ise Türk musikisinin büyük isimlerinden Kemânî Tatyos Efendi’ye ait. Hicazkâr makamında ve Curcuna usulünde bestelenmiş bu eser, Türk musikisinin hafızasında yıllardır yaşayan zarif örneklerden biri.
Ama bu şarkıyı diğerlerinden ayıran çok daha özel bir hikâyesi var.
O hikâyenin merkezinde Mustafa Kemal Atatürk bulunuyor.
Çünkü “Mâni oluyor hâlimi takrire hicabım”, Atatürk’ün sevdiği şarkılardan biriydi.
Ve bu eserin Safiye Ayla’nın hayatında bambaşka bir yere oturmasının sebebi de yine Atatürk’tü.
Safiye Ayla’nın kendi anlatımına göre, genç sanatçı bir gün Atatürk’ün sofrasına davet edilir. O yıllarda müzik dünyasında henüz yeni yeni tanınan, birkaç plağı çıkmış genç bir ses sanatçısıdır.
Atatürk kendisini yanına çağırır.
Sesini beğendiğini, plaklarını dinlediğini söyler.
Sonra ondan bir şarkı söylemesini ister.
Safiye Ayla, “Ne isterseniz okurum Paşam” anlamında bir cevap verir.
Atatürk ise ondan bir eser ister:
“Mâni oluyor hâlimi takrire hicabım…”
Fakat bir sorun vardır.
Safiye Ayla bu şarkıyı bilmiyordur.
İşte hikâyenin en güzel yeri de burada başlar.
Genç sanatçı, Atatürk’ün istediği şarkıyı bilmediği için büyük bir mahcubiyet yaşar. Bunun üzerine Atatürk şarkıyı kendisi söylemeye başlar.
Safiye Ayla, yıllar sonra bu anı anlatırken, eserin güftesini ve melodisini o gece Atatürk’ten öğrendiğini söyler.
Sonra birlikte söylerler.
Bu nedenle şarkı, Safiye Ayla için artık yalnızca bir musiki eseri değildir.
Bir hatıradır.
Bir ses…
Bir sofra…
Bir karşılaşma…
Ve bir Cumhuriyet hatırasıdır.
Bu anekdot, Safiye Ayla’nın Atatürk’ü anlattığı söyleşilerde de yıllar sonra tekrar gündeme gelmiştir. Cumhuriyet gazetesinin arşivinde yer alan 1991 tarihli haberde de Ayla’nın, Atatürk’ün şarkıyı kendisinden istemesini ve kendisinin bilmemesi üzerine Atatürk’ün şarkıyı söyleyerek ona öğretmesini anlattığı görülüyor.
Belki de bu yüzden Safiye Ayla’nın sesinde bu şarkıyı dinlediğimiz zaman, yalnızca bir ayrılık şarkısı dinlemeyiz.
Bir dönemin ruhunu da duyarız.
Burada önemli bir ayrıntı var.
Bu eser, bugünün anlayışıyla yalnızca “romantik bir aşk şarkısı” değildir.
Hatta onu yalnızca bir aşk şarkısı olarak dinlemek, eserin taşıdığı duygunun bir bölümünü eksiltir.
Çünkü bu dört mısrada aşk kadar hüzün, sevda kadar mahcubiyet, kavuşma isteği kadar ayrılığın ağırlığı vardır.
“Mâni oluyor hâlimi takrire hicabım…”
İnsan bazen söylemek istediğini söyleyemez.
Bazen gurur engel olur.
Bazen mahcubiyet…
Bazen de yaşanan acı, kelimelerden daha büyüktür.
İşte Nigâr Hanım’ın sözleri tam da bu suskunluğu anlatır.
Ve Tatyos Efendi’nin bestesi, o suskunluğa bir ses verir.
Belki de şarkının asıl gücü buradadır.
Söylenemeyeni söyler.
Anlatılamayanı anlatır.
Yıllar geçer.
İmparatorluk sona erer.
Bir millet büyük savaşlardan çıkar.
Bir Cumhuriyet kurulur.
Takvimler değişir.
Şehirler değişir.
İnsanların hayatları değişir.
Ama bazı şarkılar değişmez.
Çünkü onların içinde yalnızca nota yoktur.
Hatıra vardır.
“Mâni oluyor hâlimi takrire hicabım” da böyle bir şarkıdır.
Bir tarafında Nigâr Hanım’ın hüznü…
Bir tarafında Tatyos Efendi’nin musikisi…
Bir tarafında Safiye Ayla’nın sesi…
Ve bütün bunların üzerinde, eseri yıllar boyunca özel kılan Mustafa Kemal Atatürk’ün hatırası…
Safiye Ayla’nın bu eseri daha sonra defalarca seslendirmesi boşuna değildir. Hatta eser, onun repertuvarında Atatürk hatırasıyla birlikte anılan en özel parçalardan biri olmuştur. Safiye Ayla’nın “Ata’nın Hatırasına” adıyla yayımlanan kayıtlarında da eserin yer alması, bu bağın ne kadar güçlü olduğunu gösterir.
Ve şimdi…
Yine Ekim.
Yine Cumhuriyet Bayramı yaklaşıyor.
Yine sokaklarda bayraklar var.
Yine çocukların ellerinde kırmızı-beyaz renkler.
Yine marşlar yükselecek meydanlardan.
Ve biz belki bu yıl Cumhuriyet’i yalnızca marşlarla değil, eski bir şarkının içinden de hatırlayabiliriz.
Çünkü Cumhuriyet yalnızca bir tarih değildir.
Bir hafızadır.
O hafızanın içinde savaşlar da vardır, ayrılıklar da, sevinçler de, kayıplar da…
Ve elbette şarkılar vardır.
Atatürk’ün sevdiği şarkılar…
Onun sofrasında çalan musikiler…
Sanatçılarla paylaştığı ezgiler…
Ve yıllar sonra bile bir sanatçının sesinde yaşamaya devam eden hatıralar…
“Mâni oluyor hâlimi takrire hicabım…”
Belki bugün bu sözleri dinlerken başka türlü anlayacağız.
Bir insanın söyleyemediği sözleri…
Bir milletin söyleyebildiği sözlerle yan yana koyacağız.
Çünkü bu şarkı ayrılığı anlatıyor.
Ama bizim Cumhuriyet hikâyemiz, ayrılığın içinden doğan bir yeniden ayağa kalkma hikâyesi.
O yüzden bu Ekim ayında, Cumhuriyet’in 103. yılında, bir şarkıyı yalnızca geçmişin romantik bir hatırası olarak dinlemeyelim.
Bir dönemin hüznünü, insanlarının duygularını ve Atatürk’ün sanatla kurduğu o güçlü bağı da hatırlayalım.
Safiye Ayla’nın sesiyle…
Tatyos Efendi’nin bestesiyle…
Nigâr Hanım’ın kelimeleriyle…
Ve Mustafa Kemal Atatürk’ün hatırasıyla…
Bir şarkı bazen bir dönemi anlatır.
Bazen bir insanı.
Bazen bir milleti.
Bazen de koskoca bir Cumhuriyetin hafızasında küçücük ama silinmez bir yer edinir.
“Mâni oluyor hâlimi takrire hicabım…”
Sözler susuyor belki…
Ama musiki konuşuyor.
Ve bazı şarkılar vardır ki, aradan yüz yıl geçse bile hâlâ bize bir şey söyler.
Bu da onlardan biri.
Cumhuriyetimizin 103. yılında, başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Cumhuriyetimizi bize emanet eden bütün kahramanlarımızı saygı, minnet ve özlemle anıyorum.
Çünkü bazı hatıralar unutulmaz.
Bazı sesler susmaz.
Ve bazı şarkılar…
Cumhuriyet yaşadıkça söylenmeye devam eder.