“Geçmiş karanlık bir kuyu. İçinde debeleniyorum. Hatırlamaya çalışırken ucu kaçıyor. Birtakım hisler var. Hafıza boşluğunda yankılanan birbirine karışmış sesler, renkler, izler. Net olarak bildiğim tek şey hatırlamam gerektiği.” (s.17)

Kırk sayısı, sosyal hayatımızın vazgeçilmez malzemesidir. Kutsal kitapların hemen hepsinde yer alır. Mistik anlatılarda ve günlük hayatımızda önemli yeri olan bir sayıdır.

İnsanlar arasında bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır. Sofranın hatırına kırk lokma halk kültürünün gereğidir. Masallarda düğünler kırk gün kırk gece sürer. Çiftlere bir yastıkta kırk yıl kocamaları dilenir. Yiğitler hep kırk tanedir; haramiler de.

Kırk kere söylenen olur. Lanetler de kırk yıl sürer efsanelerde. Birine kırk gün deli dense, delirir. Düşen her şey kırk parçaya bölünür. Kırkından sonra azanlara kırk katır kırk satır hazırdır.

Yeni doğan bebenin kırkının çıkması beklenir. Ölenin de kırkı çıkmalıdır bizim kültürümüzde. Ölümünden sonraki kırk gün dualar okunur. Çünkü o kişinin ruhunun kırk gün boyunca ölmeden önceki yaşam alanında ve dostları arasında dolaşacağına inanılır. İşte o dolanmanın tıpkı rüyaya benzer olduğu, kırk günün sonunda da biteceği rivayet edilir.

Yani Araf zamanıdır; ölümle geri bıraktıklarının arasında bir yerde.

“Bir hikâyen varsa hayatın anlamlı. Yoksa örmek zorundasın. Doku şimdi hayatın kumaşını. Al sana Araf’ta kırk gün.” (s.225)

Örneklerle daha fazla kılı kırk yarmadan konumuzla olan ilgisine geçelim.

***

Bir dostun tavsiyesiyle ‘Defne Suman’ın kalemiyle tanıştım. Rüyayla gerçeğin ayırtına varmanın güç olduğu “Rüyaya Benzer” adlı kitabını da, farklı anlatımını da bu süreçte tatmış oldum.

Yeni ölen Azra’nın dilinden, cesedinin bulunmasıyla başlayan, rüyaya benzer Araf dönemine eşlik ediyoruz. Kitap gerçek bir yaşamın değil de, hayalle bütünleşmiş bir kentin ve bir genç kadının iç dünyasından izler taşıyor.

Hayal gibi, rüya gibi anları gerçek gibi algıladığımız zamanlar olmuştur. Bazı yaşanmışlıkların gerçekle rüya arasında bir yerde olduğunu düşünürüz.

Başkarakter Azra Tekin de, tam olarak bu tanıma uyan bir özelliğe sahip. Unutmakla hafıza arasında gidip geliyor. Okur da satırlar arasında gezinirken sanki karanlık bir kuyuya düşmüşçesine ilerliyor ve anlatıyı aydınlatacak bir ışık aramaya başlıyor.

Azra, bedeninden ayrılıp bıkmadan usanmadan anılarını birleştirdiği Araf döneminde, ölümün soğukluğuyla birlikte kendi yaşamının izlerini takip ediyor. 1990’lı yılların İstanbul’unun çalkantılı atmosferi ile Beyoğlu’nun eski fiziksel mekânları da anılarına dekor oluşturuyor.

Mekânlar ve anılar arasında zamansızca dolaşırken kaybolmaya yüz tutmuş kimlik arayışları, hayatın yorduğu bedende yaşanan hafıza boşlukları, toplumsal dönüşümün kesişim noktalarıyla bir içsel yolculuk ve beraberinde dramatik tarihsel panorama içinde yüzüyoruz adeta. O yıllarda yaşanan ve güncel sorunumuz olan Kürtlerin yaşamı, Sivas Katliamı, cumartesi anneleri gibi toplumsal ve siyasi olaylar da dekorun birer parçası olarak öyküye katılıyor; deprem bile…

Dönemin aykırı tipleri de aralarına katılıyor; köyünden göçmek zorunda kalanlar, teröristler, travestiler, esrarkeş ve alkolik gençler, torbacılar, faili meçhuller, müzik sevdalısı figüranlar…

Fantastik kurgusundan ziyade, romana eşlik eden atmosfer, yaşam ve ölüm üzerine insan zihnine hücum eden düşünceler sarsıyor insanı.

***

Bir eğlence gecesi dönüşünde asansör boşluğuna düşerek ölen bir genç kızla başlıyoruz öyküye.

İlk bölümde Azra’nın cesedinin bulunması ve çevresindeki dostlarıyla, arkadaşlarıyla defnedilmesi anlatılıyor. Azra’nın hayaleti, Ankara’daki yas evinden, trenle dönen arkadaşlarına eşlik ediyor.

Sonraki bölümde geçmişe gidiyoruz. Serpil’le Azra’nın arkadaşlığıyla başlıyor, sevgilileri müzik sevdalısı, Anka’nın müzisyenleri Enis ve Volkan’la devam ediyoruz. Diğerleri de katılıyor gruba; Neriman, Zerrin, Emek, Anna Maria ve en son Azra’nın yeni sevgilisi olacak Ali…

Hep birlikte zaman zaman Enis’in adadaki Ütopya Çiftliği dedikleri evine gidiyor, kumsalda alkol ve esrar partileri yapıyorlar. Burada geçen zamanı anlatan satırlarda gençlerin gelecekle ilgili umutlarına, hayallerine tanıklık ediyoruz.

Üçüncü bölüm, arkadaşları handaki evinde onun eşyalarını toplarken, Azra’nın kendisinin ölmediğini sanmasıyla devam ediyor. Bir hayalet olarak yine anılara sığınıyor. Katıldığı siyasi eylemleri, doktora tezi için yaptığı görüşmeleri hatırlıyor. Enis’in ona yaptığı beste, çiftlik evinde yaptıkları tamirat, tadilat işleri ve ölüme giden geceyi hatırlıyor.

Kendi hayatının parçacıklarını toplayan ve yaşadığı yedi yıldan bir elbise oluşturan Azra’nın Araf günlerinin sonu geliyor. Arkadaşlarının her yıl kendisinin anısına toplandıklarını da öğreniyor.

Sonrası sonsuzluk…

***

Defne Suman, Sosyoloji bölümü lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamlamış. Farklı ülkelerde makale, öykü ve roman yazarak yaşamını sürdürmüş. Kitapları otuzdan fazla dile çevrilmiş. Genellikle bireysel hafıza, toplumsal travma, kimlik, göç, aidiyet ve aşk temalarını işlemiş. Türk edebiyatının önemli isimlerinden biri olmayı başarmış.

Yazar, kişisel bir öyküden hareketle ülkemizin yakın tarihini, bir kuşağın hayallerini ve yaralarını, toplumdaki suskunlukları ve gençlik yıllarının kırılmalarını iç içe geçirmiş kitabında. Okurunu “rüyaya benzeyen nedir; hayat mı, ölüm mü, beklentilerimiz mi, mutluluklarımız mı” şeklinde iç sorgulamaya yöneltiyor.

Her biri sessiz bir çığlık gibi çınlayan, kısa ve net cümlelerden oluşan bir dili var yazarın. Hüzünlü, kararlı ve bir o kadar da güçlü. Bu dil, sadece bir genç kadının değil, bir zaman diliminin, bir kentin ve aynı dönem insanlarının ruhsal kırıklıklarının dili sanki.

Eğer bu dili merak ediyorsanız, kitabın ilk sayfasını hemen açın derim.

***

“Ölüm rüyaya benziyordu. Birbirinden kopuk anlar… Tutarsız geçişler, ritmi şaşmış zaman. Tuhaflığın yadırganmayışı.” (s.20)