“İnsanlar yakaladıkları balıklar hakkında yalan söylerlerdi, oltaya takılıp kaçanlarla ilgiliyse daha da fazlasını…” (s.84)

Köyden şehre göçe bağlı olarak kentleşme arttıkça, insanlar kendini, yaşam içinde biraz sonra ne ile karşılaşabileceğini tahmin edemediği haller içinde buluyor. Acımasız kent yaşamında bunalıyor, psikolojisi bozuluyor.

Stresli kent yaşamı, derin bir göl misali insanı içine çekiyor. Adeta boğulur gibi oluyor insanlar. Su yüzüne çıkmak için direndikçe, yaşam onları dibine doğru çekiyor.

Bazıları boğulmamak için bir şeyler yapmaya, mesela geçmişiyle bağ kurmaya çalışırken, bazıları da geçmişin iletişim ağlarını tamamen koparıyor, kendini kaptırdığı koşulların içinde boğulduğunun bile farkına varamıyor.

Sonunda teslim oluyor insan. Yerinin hep dip olacağına inanmaya başlıyor. Anlamsızlaşınca hayat, artık mücadele etmekten de vazgeçiyor. Başlıyor anılarla yaşamaya. Çocukluğuna gidiyor, gençliğine gidiyor. Doğup büyüdüğü, kişiliğinin şekil aldığı baba evini, göçüp de terk ettiği toprakları özlemeye başlıyor.

Bir gün köyüne, eski yaşamına dönme düşüncesiyle bugünün hüznünden, sıkboğaz edildiği bu hayattan kurtulmayı, “suyun yüzüne çıkmak, boğulmaktan kurtulmak” olarak görmeye başlıyor.

***

“George Orwell” deyince akla, devamlı okuru olmayanların bile adını duyduğu “Hayvan Çiftliği” ya da “1984” adlı kitapları gelir. Kitaplarındaki günlük hayatla ve insanlarla uyumlu kurgu, tazeliğini kaybetmeden mizaha kaçan dili okuyucuda doyumsuz bir tat bırakır. Onun mizahi bir dille otoriteyi eleştirdiği satırları okumak, kitaplarında çok önceden kaleme aldığı olayların, bugün yaşanıyor olması okurlarının oldukça ilgisini çeker. Eserlerinin 80 yıl önceden yazıldığı düşünülünce siyasi fikirler, yönetim anlayışları, halka rağmen yürüyen kamu hizmetleri açısından hayretle “adam bugünleri yazmış” denir.

“Boğulmamak İçin” kitabı belki o kadar popüler değil ama yine yazarın “Her halükarda iyi bir kitap, kimsenin okumaya niyetlenmediği kitaptı.” (s.127) deyişiyle, okunabilirler listenize rahatça girebilir.

‘Boğulmamak İçin’in başkarakteri George Bowling, hayatının ortalarında (45 yaşında), göbeği gittikçe genişleyen, takma dişlerinin aşığı, evli ve iki çocuk babası bir sigorta pazarlamacısı olarak karşımıza çıkıyor. Yaşadığı hayat içinde geçmişle bağını bir türlü koparamamakta, zihinsel olarak sürekli çocukluğuna dönmekte, küçükken hayatına renk katan, özellikle balık tutmakla ilgili anılarıyla yaşamını sürdürmektedir. Bizler de okuma süreci boyunca kahramanımızın Birinci Dünya Savaşı öncesi, savaş yılları ve sonrasındaki çocukluk, ergenlik yıllarına kadar inerek, sahip olduğu huzurlu, eğlenceli, tasasız hayatın ve duyguların savaş nedeniyle değişimine tanıklık ediyoruz. Hele bazı abur cuburların piyasadan yok oluşunu ve fiyatlardaki hızlı yükselişi anlattığı bölümleri yorumlamaya kalkarsak böyle cümlelerin bir çocuğun ağzından bile savaşın etkilerini anlamamızı sağlayacaktır.

Kitabın ilerleyen sayfaları, insanların yaklaşmakta olan, yazarın kanlı bir karmaşa olarak tanımladığı savaşa, Hitler’e, Stalin’e, faşizme karşı ne kadar kayıtsız, hatta bilgisiz, programlanmış birer makine gibi olduklarını hissettiriyor. Okuma boyunca sadece kendini dinleyen, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışıyla başka bir şey düşünmeyen insanın anlaşılmazlığına, bir tek kendini dinleyip kendinden başka bir şeyi düşünmediğine tanık oluyoruz.

Halkın otoritenin baskısından bihaber oluşunu, dirençsizliğini, kafalarına bomba düşse kayıtsız kalışını öyle güzel cümlelerle anlatmış ki…

Böyle bakınca bu kitabın, yazarın diğer eserleri kadar popüler olmasa da, onların öncülü olduğu bilindiğinde “toy” bir anlatımla derin bir toplumsal eleştiri taşıdığını görebiliyoruz.

***

Kahramanımız İkinci Dünya Savaşı’nın yaklaştığını gösteren savaş kıvılcımlarını fark edince, çocukluğunun geçtiği köye dönmek için dayanılmaz bir arzu duymaya başlar. Bir gün eşine başka yere gittiği ile ilgili yalan söyleyerek yola koyulur.

Ancak yıllar önce geride bıraktığı hayallerini süsleyen dünyanın değiştiğine, kasabanın tanınmaz hale geldiğine tanık olur. Çocukluğunun kasabasına yeni yüzler eklenmiş, fabrika sayısı artmış, göçler sonucu tamamen yabancı bir kasabaya dönüşmüştür. Birkaç eski tanıdıkla karşılaşsa da hepsinin çok değiştiğini görür. Şehirdeki modern dediğimiz hayatın sentetik ruhu, artık kasabaya da sinmiştir. Ve savaş bütün ülkede olduğu gibi burada da kendini hissettirince sükûtu hayale uğrayan kahramanımız kaderine teslim olarak geri döner.

“Eski yaşam bitti ve çıkıp aramak da zaman kaybıydı sadece.” (s.234)

***

Bazılarına basit ve sıkıcı bir esermiş gibi gelebilir.

Eserin bütününe bakarsak, savaş öncesi ve sonrası yaşanabilecekler, yoksulluk, toplumsal eşitsizlik, baskıcı sistemler, insanların yaşayabileceği orta yaş krizi iç içe harmanlanarak sunulmakta.

Sadece siyasi değil de insan ruhunun inceliklerine inebilen bir romancı olarak görülürse, yazarın da, tek bir karakterde geçmiş ile gelecek arasında kurulan köprünün de herkese ilginç geleceğinden eminim.

Orwell’in özgün ve akıcı dili, gözlem gücüyle birleşince, ortaya toplumsal bir eleştiri ve modern yaşamın insana getirdiği sıkıntıları anlatan bir eser çıkmış.

Düşündürücü duygular taşıyan bir kitap arıyorsanız, kesinlikle ilginizi çekecektir.

***

“Tepeden inerken aklımdan geçen tek şey, artık bu geçmişe dönme fikrinden vazgeçtiğimdi. Çocukluğunuzun sahnelerine tekrar uğramanın faydası neydi ki? Yoklar artık. Boğulmamak içinmiş!” (s.226)