“Evet, babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.” (s.16)

Edebi alana gerçekleştirdiğimiz seyahatler içinde, kurgusal bir dünyayı anlattığını düşündüğümüz bir romanın sararmış sayfaları arasında, kendi dünyamızdan izler bulduğumuz olur. O dünya bizi bazen gülümseten, bazen üzen, kendi köklerimize kapı aralayan sihirli bir ayna gibidir. Hayatımızın anne, baba, eş, çocuk, kardeş gibi en tanıdık karakterlerinin yer aldığı ailemizin yansımalarıyla karşılaşırız.

Aile insanın dünyaya gözünü açtığı ilk toplum, karakterinin şekillendiği ilk atölyedir. Sevgi, saygı, çatışma, itişme, güven, dayanışma, özlem gibi her türlü insani duyguyu ilk kez ailede deneyimleriz.

Ve bu dünyanın baş mimarı genellikle anneler olmuştur. Böyle olunca da “anne” üzerine yazılan kitap sayısı, “baba” üzerine yazılandan fazladır. Sadece bizde değil, dünya edebiyatında da anne figürünün babaya göre daha fazla öne çıkarıldığını görürüz.

Anne figürleri genellikle fedakârlık, sabır ve koşulsuz sevgiyle özdeşleşmiştir. Çocukları için kendi bugününü feda eden anneler, ailenin görünmez direği, fırtınalarda sığınılan limanı gibidir. O nedenle de doğal olarak öne çıkarılmayı hak etmektedirler.

Annenin, hayat içindeki zorlu seçimleri edebi eserlerde bolca ele alınırken, babanın sessizliğinde taşıdığı yükleri de görme şansımız olur. Baba figürleri genellikle daha mesafeli, otoriter ve duygularını saklayabilen ama içinde derin sevgiler barındıran karakterler olarak çizilir. Babalar sevgilerini kelimelerle değil, bedeni eylemleriyle, bakışlarıyla ifade ederler.

Anneyi her daim yücelten dünya edebiyatı, az da olsa babalara da aydınlık pencereler açmayı ihmal etmemiştir.

***

Anı-roman şeklinde kaleme aldığı son kitabı “Bahçıvan ve Ölüm” ile 2023 yılı Uluslararası Booker ödülü alan Bulgar yazar “Georgi Gospodinov”, babasını kaybeden anlatıcı üzerinden, bir kaybın ardından yaşanan hüzünlü ve etkileyici süreci anlatmaktadır. Yazar, ölen babaya ait anıları, içtenlikle kâğıda dökerek bunları belleğin tekinsiz zayıflığına terk etmemiştir.

Baba figürü ilginçtir; kimileri için yokluğu yara olabiliyorken kimileri için varlığı yara oluyor. Yazar için yokluğu...

Yazar için o kadar büyük bir yara ki, acısını yazarak dindirmeye çalışmış. Yazarın diğer eserlerinde de babasını kaybetmenin kendisinde oluşturduğu acının izlerini görmek mümkün.

Okudukça anlıyoruz ki, bu kitabın başkahramanı olan yazarın babası, sadece kitabın değil, yazarın hayatının da, Babam omuzlarında tonlarca geçmiş taşıyan bir Atlas’tı” (s.180) cümlesiyle dillendirdiği ve idealize ettiği başkahramanıymış.

Bu otobiyografik anlatımdan, babanın toprakla hemhal olan, topraktan sevgisini, ilgisini esirgemeyen, ekip üreterek ürünlerine yaşam döngüsü sağlayan bir tarım işçisi olduğunu anlıyoruz.

Yazara göre toprak, yaşamın başladığı ve sona erdiğini yer. Yaptığı gönderme ile de, bahçıvan babanın tıpkı toprakta yetiştirdikleri gibi yaşam-ölüm döngüsü içerisinde, anılarında sürekli yaşayacağını vurguluyor.

***

Elimizde, hemen her bölümü ortalama 2 sayfalık 91 bölümden oluşan, anlatıcının babasıyla ilgili anılarını sunduğu, metaforik ve sembolik bir yapıya sahip, 200 sayfalık bir kitap var.

Bu kitabın, ilk yarısında ağırlıklı olarak, kansere yenik düşen babanın hastalık süreci anlatılırken, diğer yarısı yas süreciyle ilgili. Yine de düz bir kronolojik çizgide değil, anı dolabından rastgele çekilen çekmeceler misali ilerliyor. Bir bölümde babası ile olan çocukluk anısını anlatırken bir sonraki bölümde babasının hastalığı ile ilgili bir bilgiyi paylaşabiliyor.

Dolayısıyla babasını benzer şekilde kaybeden, o hastalık sürecini aynı korku ve endişelerle geçiren okurlar için oldukça duygusal bir metne dönüşüyor. Burada ister istemez kişisel duygular devreye giriyor.

***

Bu kitabı içim titreye titreye, yüreğim yana yana okudum.

Ve ben her sayfada babamı bir kez daha kaybettim, ama her kaybedişte onu biraz daha yakınımda buldum. Her kitap sadece okunmazmış, bazısıyla birlikte adeta yaşanırmış.

Edebiyatın yol göstericiliği tartışılmaz ama…

En değerli, en okunası, en dokunaklı romanların hemen yanı başımızda, kendi evimizde okunmayı beklediğini de sakın unutmayalım. En güzel hikâyeler annemizin kahkahalarının ardındaki anılarda, babamızın yorgun omuzlarının taşıdığı yüklerdedir.

Okuyacak olanlara “keyifli okumalar” diyemeyeceğim; çünkü içiniz burkulacak, keyfiniz kaçacak. Yine de buna değecek.

Bu kitap mutlaka okunmalı diyorum.

***

“Ölümü ve ölmeyi tabii ki biliyoruz, diye somurturdu güller, sonuçta bunu her kış yapıyoruz.” (s. 124)