İnsan olabilmek ve insan kalabilmek birbirinden bağımsız ama birbirine bağlı iki kavram. Biz ne zaman insan oluruz, biliyor musunuz ya da hiç düşündünüz mü?

Bir toplu taşıma aracına binerken içeridekileri itip kakmamayı öğrendiğimiz zaman. İnerken binecek olanlara yol vermeyi, sıraya girmeyi, başkasının hakkını kendi hakkımız kadar önemsemeyi öğrendiğimiz zaman. Engelli rampasının önüne arabamızı park etmediğimizde, yaya geçidinde bir insanın karşıya geçmesini beklerken sabırsızlanmadığımızda, trafikte direksiyon başına geçtiğimizde kendimizi dünyanın sahibi sanmadığımızda…

İşte o zaman biraz insan oluruz.

Çünkü mesele yalnızca kurallara uymak değil. Mesele, başkasının hayatına ne kadar saygı duyduğumuz. Bir insanın hayatını kolaylaştırmakla zorlaştırmak arasındaki farkı anlayabilmek. Kendimize yapılmasını istemediğimiz bir şeyi başkasına yapmamak. Yani adına empati dediğimiz, aslında insan olmanın en temel şartını yerine getirmek.

Peki, empati yapmak bu kadar mı zor?

Sokağa çıkın, etrafınıza bakın. Herkesin bir acelesi var. Herkes haklı, herkes öfkeli, herkes kendince mağdur. Ama kimsenin başkasını dinlemeye, anlamaya, bir adım geri çekilmeye tahammülü yok. En küçük tartışma bir anda kavgaya, bir korna sesi öfke patlamasına, basit bir anlaşmazlık telafisi mümkün olmayan sonuçlara dönüşebiliyor.

İnsan, insanın kurdu olmayı ne zaman bu kadar kanıksadı?

Bugün bir tartışmanın ortasında kalırsınız, yarın bir trafikte yol vermezsiniz, öbür gün sırada birine yanlışlıkla çarparsınız. Bazen yalnızca yanlış yerde, yanlış zamanda bulunmanız yeter. Bir bakmışsınız, hayatınız bir başkasının kontrolsüz öfkesine emanet. İnsan kendi ülkesinde, kendi sokağında, kendi hayatının içinde güvende hissetmek istiyor. Bu çok mu fazla bir beklenti?

Devlet herkesin başına bir polis dikemez ki!

Her kaldırıma bir görevli, her kavşağa bir denetçi, her tartışmaya bir arabulucu koyamazsınız. Kaldı ki mesele yalnızca ceza kesmekle de çözülmez. Kamera takarsınız, ceza yazarsınız, kural koyarsınız. Peki, insanın vicdanına ne zaman sıra gelecek? Kim denetleyecek başkasının hakkını çiğnememeyi? Kim öğretecek, bir insanın hayatının kendi öfkesinden daha kıymetli olduğunu?

Bunlar yalnızca kanunla değil, kültürle, eğitimle, aileyle, örnek olmakla kazanılır. Toplum dediğimiz şey, birbirini hiç tanımayan insanların ortak yaşam sözleşmesidir. Bu sözleşmenin en önemli maddesi de şudur.

‘’Benim özgürlüğüm, senin hayatına zarar verdiğim yerde biter.’’

Ne yazık ki bu ülkede yalnızca ekonomik anlamda değil, insani anlamda da yoksullaşıyoruz.

Açlık sınırından söz ediyoruz. Haklı olarak geçim derdini, kirayı, faturayı, mutfağın yangınını konuşuyoruz. İnsanların ay sonunu getirebilmek için verdiği mücadeleyi görmezden gelemeyiz. Ama açlık dediğimiz şey yalnızca sofradaki ekmeğin eksilmesi değildir. İnsanın ruhunun da aç bırakılmasıdır.

En son ne zaman bir tiyatro oyunu izlediniz? Bir kitabı elinize alıp birkaç saatliğine başka hayatların içinde dolaştınız? Bir sergiyi gezdiniz, bir konser dinlediniz, bir filmden sonra uzun uzun düşündünüz mü? Çocuğunuzu hiç tiyatroya götürdünüz mü? Onun hayal dünyasına, kelime dağarcığına, duygularına yatırım yaptınız mı?

Hemen itiraz edeceksiniz tahmin ediyorum.

‘’Bunların hepsi pahalı!’’

Evet, pahalı. Kültüre, sanata ve nitelikli yaşama erişimin giderek zorlaştığı bir gerçek. İnsanların temel ihtiyaçlarını karşılayamadığı bir ortamda herkese kitap almasını, tiyatroya gitmesini söylemek kolaycılık olur. Kültür bir lüks değil, kamusal bir ihtiyaçtır. Erişilebilir olması için devletin de yerel yönetimlerin de sorumluluğu vardır.

Ama kendimize şu soruyu da sormamız gerekiyor. Gerçekten hiçbir imkânımız yok mu, yoksa imkânlarımızı neye harcadığımızı hiç sorgulamıyor muyuz? Gereksiz tüketim için bulduğumuz parayı, zamanı ve enerjiyi kendimizi geliştirmek için neden bulamıyoruz?

Mesele kimseyi yoksulluğuyla suçlamak değil. Mesele, bütün zorluklara rağmen kendimizi ve çocuklarımızı geliştirme çabasından vazgeçmemek.

Çünkü okumayan insanın düşünce dünyası daralır. Düşünmeyen insan sorgulamayı bırakır. Sorgulamayan insan, önüne konulan her şeyi doğru kabul eder. Başkasının acısını anlamayan, kendi çıkarını herkesin hakkından üstün tutan bir anlayış büyür. Sonra da neden bu kadar öfkeliyiz, neden birbirimize tahammül edemiyoruz, neden şiddet bu kadar sıradanlaştı diye sorarız.

İnsan yetiştirmek, yalnızca diploma sahibi bireyler yetiştirmek değildir. Başkasının hakkını gözeten, farklılıklara tahammül edebilen, öfkesini yönetebilen, gerektiğinde özür dilemeyi bilen insanlar yetiştirmektir. Eğitim, insanı hayata hazırlamıyorsa; kültür, insana başkasının gözünden bakmayı öğretmiyorsa; başarı yalnızca para kazanmakla ölçülüyorsa bir yerlerde ciddi bir yanlışlık var demektir.

Sen gelişmezsen toplum gelişmez. Toplum gelişmezse iyi insan yetiştirmek zorlaşır. İyi insan yetiştiremezsen yarınından korkarsın. Sonra o korkuyla daha çok içine kapanır, daha çok öfkelenir, daha çok yalnızlaşırsın. Kısır döngü böylece dönüp durur.

Ve o döngünün içinde en çok da insanlığımız yorulur.

Artık birbirimizi suçlamaktan biraz vazgeçip kendimize bakmanın zamanı gelmedi mi? Çöpümüzü yere atmamaktan başlayalım. Sıraya girelim. Yayaya yol verelim. Engellinin hakkını gözetelim. Çocuklarımıza saygıyı anlattığımız kadar davranışlarımızla da gösterelim. Kitap okuyalım, sanatla buluşalım, soru soralım. Bize benzemeyeni düşman ilan etmek yerine anlamaya çalışalım.

Bunlar küçük şeyler gibi görünebilir. Oysa büyük değişimler, kimsenin alkışlamadığı küçük davranışlarla başlar.

Bir ülkeyi yalnızca yolları, binaları, köprüleri büyütmez. Bir ülkeyi, insanının birbirine duyduğu saygı büyütür. Ekonomik kalkınma elbette önemlidir ama vicdanın, adaletin ve ortak yaşam kültürünün gerilediği yerde hiçbir gelişme tek başına yeterli değildir.

Bizim yeniden hatırlamamız gereken şey çok basit aslında. Bu ülke yalnızca bizim değil. Çocuklarımızın, yaşlılarımızın, engellilerimizin, farklı düşünenlerin, bizim gibi yaşamayanların da ülkesi. Herkesin güvenle yürüyebildiği, korkmadan konuşabildiği, hakkını ararken tehdit edilmediği bir ülke kurmak zorundayız.

Şimdi soruyu tekrar soralım.

Ne zaman insan oluruz?

Birbirimizin hayatını zorlaştırmayı marifet saymadığımızda. Kuralların başımızda polis olduğu için değil, vicdanımızda karşılığı olduğu için uygulandığı gün. Karnımızı doyurmanın yanında ruhumuzu da beslemeyi öğrendiğimizde…

Ve en önemlisi, kendimizi değiştirmeden dünyayı değiştiremeyeceğimizi anladığımızda.

Çünkü bu ülkeyi toparlayacak olan yalnızca siyasetçiler, kurumlar ya da yasalar değil. Biziz. Her gün sokakta, trafikte, evde, işte verdiğimiz küçük kararlarla bu ülkenin nasıl bir yer olacağını belirleyen biziz.

Öyleyse artık birbirimize ‘’Bu ülke neden böyle’’ diye sormayı bırakalım.

Önce kendimize ‘’Ben neyi değiştirebilirim?’’ diye soralım.

Sonra da hep birlikte işe koyulalım.

Toparlanma zamanı geçiyor. Daha fazla geçmeden, çok geç olmadan hareket etmek lazım.

Ve unutmayalım!

Bir toplumun gerçek medeniyeti, en güçlü insanının ne kadar yükseldiğiyle değil, en savunmasız insanının ne kadar güvende olduğuyla ölçülür.