Merhaba sevgili dostlar. Bazı kelimelerin bir ağırlığı vardır. Mesela “eskiden”…
İnsan bu kelimeyi söylediği anda, sanki karşısına görünmez bir kapı açılıyor. İçeride çocukluğumuz var, gençliğimiz var, kaybettiklerimiz var, eski evler, eski sokaklar, eski dostlar, eski aşklar…
Ve tabii, bol miktarda “keşke”…
Eskiden…
Ne güzel kelime.
Ama bana göre de çok tehlikeli kelime! Çünkü “eskiden” diye başlayan cümlelerin çoğunun sonu ya özleme ya pişmanlığa çıkıyor. Düşünün, bana hak vereceksiniz.
Eskiden insanlar daha mı samimiydi? Eskiden komşuluk daha mı başkaydı?
Eskiden çocuklar sokakta oynardı. Ben de o çocuklardan biriyim.
Eskiden sevgi sanki daha başkaydı.
Eskiden herkes birbirini tanırdı. Öyle yüksek takipçi mantığıyla değil, gerçekten.
İyi de, gerçekten her şey eskiden çok daha mı güzeldi? Kendinize bu soruyu sorun lütfen. Cevaplar ne şekilde?
Düşünüyorum da; acaba, biz yaşlandıkça geçmişin güzel taraflarını büyütüp, kötü taraflarını hafızamızdan sessizce siliyor muyuz?
Çocukluğumuzu hatırlarız birçoğumuz ama çocukken canımızın sıkıldığı günleri pek hatırlamayız.
Eski mahalleyi hatırlarız ama o mahallenin kavgasını, gürültüsünü, yoksulluğunu, imkânsızlıklarını unutmuşuzdur.
Eski bayramları hatırlarız ama bayram sabahı erkenden kalkmanın verdiği uykusuzluğu değil. Bu örnekler herkes için çoğaltılabilir elbette.
O halde, “eskiden” biraz da insanın geçmişe yaptığı romantik bir atıf mıdır?
Her şeye rağmen bazı şeyleri gerçekten kaybetmiş olabilir miyiz?
Bence kesinlikle evet.
Eskiden telefon yoktu.
İnternet yoktu.
Sosyal medya yoktu.
Ama insanın bir bahanesi vardı. Kapıyı çalmak.
Şimdi dünyanın öbür ucundaki insanı görüntülü arıyoruz ama alt kattaki komşunun adını bilmiyoruz.
Eskiden birinin evine gidilirdi.
Şimdi “Müsaitsen görüşelim” diye mesaj atılıyor.
Ben müsaitim aslında.
Ama herkes müsait değil.
Çünkü hepimizin elinde akıllı telefon var. Fakat nedense akıllı sohbetlere ayıracak zamanımız yok.
Teknoloji akıllandı.
İnsan ilişkileri aynı hızda akıllandı mı?
İşte orası biraz tartışmalı.
Son elli yılda teknoloji öyle bir hızla ilerledi ki, insanın birkaç nesil önce hayal bile edemeyeceği şeyler sıradanlaştı.
Cep telefonu cebimize girdi.
İnternet dünyayı küçülttü.
Uçaklar mesafeleri kısalttı.
Tıp insan ömrünü ve yaşam kalitesini değiştirdi.
Bilgisayarlar hesaplama ve iletişim biçimimizi dönüştürdü.
Yapay zekâ artık yazı yazıyor, resim yapıyor, hesaplıyor, konuşuyor.
Fakat insan hâlâ aynı sorunlarla uğraşıyor.
Sevilmek istiyor.
Anlaşılmak istiyor.
Değer görmek istiyor.
Yalnız kalmak istemiyor.
Ve en önemlisi, kendisine gerçekten “Nasılsın?” diye sorulmasını istiyor.
Belki de teknoloji ilerlerken insanın temel ihtiyaçları hiç değişmedi.
Sadece onların etrafına daha fazla cihaz koyduk.
Hiç düşündünüz mü? Eskiden toplum daha mı bilinçliydi?
Ya da daha mı görgülüydü? Belki de daha derli topluydu?
Bunu söylemek kolay değil.
Çünkü eski toplumun da çok ciddi sorunları vardı. Cehalet vardı, eşitsizlik vardı, yoksulluk vardı, imkânsızlıklar vardı. Bugün sahip olduğumuz pek çok bilgiye, sağlık imkânına, iletişim aracına ve özgürlüğe o insanların erişimi yoktu.
Yani geçmişi bütünüyle kutsamak, geçmişe de haksızlık olur bence.
Ama bir şey var.
İnsan ilişkilerinin bazı kuralları eskimez.
Komşuluk gibi…
Dayanışma gibi…
Vefa gibi…
Merhamet gibi…
İslam peygamberine nispet edilen “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” sözü, aslında meselenin özünü anlatıyor.
İnsanın insanla kurduğu ilişkinin ölçüsü, yalnızca kendisinin ne kadar iyi yaşadığı değildir.
Yanındaki insanın hâlini de görebiliyor musun? Eskiden belki insanlar daha fakirdi ama birbirlerinin eksiğini daha fazla tamamlıyorlardı sanki.
Bugün daha zenginiz.
Ama birbirimizin eksikliğini fark edecek kadar birbirimize bakıyor muyuz?
Bazen mesele teknoloji değil.
Mesele, gözümüzün nereye baktığı.
Peki, eskiyi neden özlüyoruz?
Çünkü eski, bildiğimiz yerdir.
Yeni ise belirsizdir.
İnsan belirsizlikten pek hoşlanmaz.
Yeni bir şey geldiğinde önce “Bu ne işimize yarayacak?” deriz.
Sonra kullanmaya başlarız.
Sonra bağımlısı oluruz.
Sonra da yeni bir şey çıkınca,
“Eskisi daha iyiydi.”
İnsanlığın teknoloji karşısındaki özeti belki de budur!
Önce diren.
Sonra alış.
Sonra vazgeçemediğini inkâr et.
Sonra yenisini kötüle.
Sonra onu da kullan.
Bunun adı tam olarak ne bilmiyorum ama mahalle dilinde “insanoğlu işte” denebilir.
Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” sözü de burada başka bir anlam kazanıyor.
Çünkü yenilikten korkmakla yeniliği sorgulamak aynı şey değildir.
İnsan yeniliğe açık olmalı.
Ama her yeni olanı da iyi sanmamalı.
Yeni olan telefon olabilir.
Yeni olan yapay zekâ olabilir.
Yeni olan bir şehir, bir alışkanlık, bir yaşam biçimi olabilir.
Fakat yeni olan her şey ilerleme değildir.
İlerleme, insanı insanlıktan uzaklaştırıyorsa sadece değişimdir.
Asıl yenilik belki de teknolojiyle birlikte insanlığımızı da geliştirebilmektir.
Daha hızlı iletişim kurarken daha iyi anlaşabilmek…
Daha çok bilgiye ulaşırken daha çok düşünmek…
Daha uzun yaşarken daha anlamlı yaşamak…
Daha çok kazanırken daha çok paylaşmak…
Ve cebimizde dünyanın bütün bilgisi varken, yanımızdaki insanın derdinden habersiz kalmamak…
Belki “eskiden” dediğimiz şey tam da budur.
Biz eskiyi değil, eski hâlimizi özlüyoruz.
Daha az bildiğimiz ama daha çok merak ettiğimiz günleri…
Daha az imkânımız olduğu halde daha çok kıymet bildiğimiz zamanları…
Bir telefonun olmadığı, fakat bir telefon beklemenin heyecanının olduğu günleri…
Bir fotoğrafın yüzlerce kez çekilmediği, çekilen bir fotoğrafın yıllarca saklandığı zamanları…
Belki de özlediğimiz şey zaman değil.
Zamanın içindeki biziz.
O yüzden “eskiden” deyip duruyoruz.
Çünkü bazen geçmişi değil, geçmişteki kendimizi arıyoruz.
Fakat hayatın güzel tarafı şu, geçmiş geri gelmez elbette ki ama geçmişte sevdiğimiz bazı şeyleri yeniden kurabiliriz.
Komşuluğu yeniden kurabiliriz.
Vefayı yeniden kurabiliriz.
Sohbeti yeniden kurabiliriz.
Merhameti yeniden kurabiliriz.
Çocukların sokakta oynayacağı güvenli sokakları yeniden kurabiliriz.
Ve belki en önemlisi, yenidünyanın içine eski dünyanın iyi taraflarını taşıyabiliriz.
Çünkü eski eskimemiş demek ki.
Eskimeyen şey zaman değil, değerdir.
Ve galiba artık “Eskiden ne güzeldi” demek yerine, biraz da “Bundan sonra nasıl güzel olabilir?” diye sormamız gerekiyor.
Çünkü yarınları daha eskitemedik.
Onu da biz yaşayacağız.
Ve kim bilir…
Belki yıllar sonra birileri oturup bizim bugünlerimiz için,
“Eskiden ne güzel günlerdi…” diyecek.
İşte o zaman, bugünü nasıl yaşadığımızı biraz düşünmek gerekiyor.
Bana katılıyor musun?