“Lamı cimi yok!” deriz bazen. Bir meseleyi kestirip atmak, sözü uzatmadan anlatmak, bir gerçeğin apaçık ortada olduğunu vurgulamak için. Peki, hiç düşündük mü bu sözün nereden geldiğini ve bize bugün ne anlatabileceğini?

Osmanlı alfabesinde lâm ve cim harfleri vardır. Bu sözün kökenine ilişkin anlatılardan birine göre, eskiden kitap okunurken sayfa kenarlarına notlar düşülür, soruların yanına lâm, cevapların yanına cim işareti konurmuş. Lâm, “sual” kelimesinin son harfi, cim ise “cevap” kelimesinin ilk harfi olarak kullanılmış. Bir meselenin sorusu da cevabı da ortadaysa, yani kitabın kenarında lam ve cim yoksa söylenecek söz apaçık ortada demekmiş. Böylece “lamı cimi yok” sözü, bir şeyin açıklığına ve tartışılmazlığına işaret eder olmuş.
Bugün bu sözün üzerinde biraz duralım. Çünkü asıl mesele, lamın ve cimin kendisinden çok, onların temsil ettiği düşünme biçimidir. Soru sormak, cevap aramak, not almak, düşünmek ve gerektiğinde itiraz etmek. Bir toplumun gelişmesi için ihtiyaç duyduğumuz şeyler tam da bunlar değil mi?
Eskiden insanlar kitap okurken yalnızca satırların altını çizmez, sayfa kenarlarına düşüncelerini de yazarlardı. Kitap, bitirildiğinde rafa kaldırılan bir eşya değil okuruyla birlikte yaşayan bir fikir alanıydı. Okunanlar konuşulur, tartışılır, farklı yorumlar ortaya konurdu. Bir cümlenin altını çizmek bazen ona katılmak, bazen de o cümleye itiraz etmek demekti. Okur, yazarın karşısında sessiz bir dinleyici değil, düşüncenin ortağıydı.
Peki, bugün ne yapıyoruz?
Bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay. Birkaç saniyede yüzlerce yazıya, binlerce kitaba, sayısız görüşe erişebiliyoruz. Fakat bilgiye ulaşmanın kolaylaşması, düşünmenin de kolaylaştığı anlamına gelmiyor. Hatta bazen tam tersi oluyor. Okumadan kanaat bildiriyor, anlamadan hüküm veriyor, dinlemeden karşı çıkıyoruz. Bir başlığın birkaç kelimesiyle yetiniyor, bir cümlenin üzerinden koca bir insanı veya topluluğu yargılayabiliyoruz.
Oysa okumak, yalnızca bilgi edinmek değildir. Okumak, insanın kendi düşüncesiyle karşılaşmasıdır. Bazen haklı olduğumuzu sanırken yanıldığımızı fark etmek, bazen de yıllardır savunduğumuz bir fikre başka bir pencereden bakabilmektir. Kitap, insanın zihninde yeni kapılar açar. Tartışma ise o kapılardan geçmemizi sağlar.
İşte bu yüzden kitap kulüpleri, düşündüğümüzden çok daha önemli bir toplumsal işlev görüyor.
Bir kitap kulübünde herkes aynı kitabı okur ama herkes aynı şeyi anlamaz. Birinin dikkatini çeken ayrıntıyı diğeri fark etmemiştir. Birinin haklı bulduğu karaktere öteki itiraz eder. Birinin sıradan gördüğü cümle, başkasının hayatında bir karşılık bulur. İnsan, tam da bu farklılıkların içinde gelişir. Başkasını dinlemeyi, kendi düşüncesini gerekçelendirmeyi, gerektiğinde fikrini değiştirmeyi öğrenir.
Üstelik bütün bunlar, insanın yalnızca kitaplarla değil, insanlarla da kurduğu ilişkiyi değiştirir. Çünkü birlikte okumak, birlikte düşünmeyi, birlikte düşünmek ise birbirini anlamaya çalışmayı öğretir.
Ben de Eskişehir’de “Kitaptan Konuşalım” kitap kulübünün bir üyesiyim. Her ay iki kitap okuyor, arkadaşlarımızla bir araya gelip bu kitapları tartışıyoruz. Ne mi oluyor? Gelişiyoruz, geliştiriyoruz. Bazen bir kitabın daha önce hiç düşünmediğimiz bir yönünü keşfediyoruz. Bazen kendi düşüncemizi yeniden gözden geçiriyoruz. Bazen de bir arkadaşımızın anlattığı konu, kitabı yeniden okumamıza neden oluyor.
Anlıyoruz ki kitap bitince mesele bitmiyor. Asıl mesele, kitabın bizde başlattığı düşüncenin devam etmesi.
Keşke bu tür topluluklar çoğalsa. Mahallelerde, okullarda, üniversitelerde, iş yerlerinde, kütüphanelerde insanlar bir araya gelip kitaplar üzerine konuşsa. Belediyeler, kültür kurumları ve sivil toplum kuruluşları bu girişimleri desteklese. Kitap kulüpleri yalnızca kitap okumayı seven insanların buluştuğu dar çevreler olarak kalmasa. Farklı yaşlardan, mesleklerden ve dünya görüşlerinden insanları buluşturan ortak düşünce alanlarına dönüşse, çok iyi olmaz mı?
Bunun için büyük bütçelere, gösterişli salonlara veya uzun hazırlıklara da her zaman ihtiyaç yok. Birkaç insan, ortak bir kitap ve düzenli buluşma kararlılığı yeterli. Kütüphanelerde açık tartışma günleri düzenlenebilir, kitap kulüpleri yeni katılımcılara kapılarını açabilir, okullar aileleriyle birlikte okuma etkinlikleri yapabilir. Sosyal medyada yalnızca kitap tavsiyeleri değil, kitaplardan doğan sorular da paylaşılabilir. İnsanlara “Bu kitabı okudun mu?” diye sormak kadar, “Bu kitap sana ne düşündürdü?” diye sormak da alışkanlık hâline getirilebilir.
Çünkü okumayan toplum yalnızca daha az bilgi sahibi olmaz. Farklı düşünceleri değerlendirme, olaylar arasında bağ kurma ve karşılaştığı iddiaları sorgulama imkânını da zayıflatabilir. Böyle bir ortamda önyargılar güçlenir, ortak değerler anlamını yitirir, insanlar birbirinden uzaklaşır. Üstelik değerlerin aşınması her zaman gürültüyle gerçekleşmez. Bazen bir kelimenin içi boşalır, bazen bir gelenek nedenini unutur, bazen de bir toplum neyi kaybettiğini fark edemeden değişir.
İşte o zaman dönüp kendimize şu soruyu sormamız gerekir. ‘’Biz neyi, neden savunuyoruz? Hangi değerlerimizi gerçekten anlıyor, hangilerini yalnızca tekrar ediyoruz?’’
Bu soruların cevaplarını bulmanın yollarından biri de okumaktan, konuşmaktan ve tartışmaktan geçiyor. Elbette her kitabın her soruya hazır bir cevabı yok. Zaten mesele de bütün cevapları bulmak değil bence, doğru soruları sormayı öğrenmek.
Öyleyse haydi! Bir kitap seçin, birkaç arkadaşınızı çağırın, bir başlangıç yapın. Bir kitap kulübüne katılın ya da kendi kulübünüzü kurun. Okuyun, not alın, konuşun, tartışın. Başkasının fikrine kulak verin; kendi fikrinizi de yeniden sınamaktan korkmayın.
Unutmayalım ki; Bir toplumun düşünce hayatı, insanların yalnızca ne bildiğiyle değil, bildiklerini nasıl sorguladığıyla da ölçülür.
Lamı cimi yok!
Okumak, düşünmek ve konuşmak zorundayız. Çünkü gelişmek istiyorsak önce zihnimizi, birbirimizi ve yaşadığımız toplumu anlamaya çalışmalıyız.