“Ölüm anında ölmeyi öğrenirsin.”
Bu söz bana ait. İlk bakışta insanın zihninde bir soru işareti bırakabilir. Ölüm, öğrenilecek bir şey midir? İnsan yaşarken yaşamayı öğrenir de ölümün eşiğinde neyi öğrenir? Belki de hayatın en büyük gerçeği şudur. İnsan, son nefesine kadar öğrenmeye devam eder. Bazen bir kitabın satırlarından, bazen bir insanın suskunluğundan, bazen de hayatın yüzümüze çarptığı acı gerçeklerden…
Öğrenmek, yalnızca bilgi sahibi olmak değildir. Öğrenmek; anlamak, sorgulamak, değişmek ve gerektiğinde bildiğimizden vazgeçebilmektir. İnsan, öğrendikçe dünyayı tanır. Dünyayı tanıdıkça kendisini yeniden keşfeder. Öyleyse öğrenmek, bir ömür boyu süren insan olma çabasıdır.
Türkçedeki “öğrenmek” kelimesinin kökenine baktığımızda Eski Türkçedeki “ögren” fiiliyle karşılaşırız. Bu kelime tarihsel kaynaklarda alışmak, bir şeye aşinalık kazanmak ve zamanla bilgi ya da beceri edinmek anlamlarıyla ilişkilendirilir. Kelimenin kökeni konusunda farklı dilbilimsel açıklamalar bulunsa da “öğrenmek” ile “öğretmek” arasındaki bağ, dilimizin bilgi aktarımına verdiği önemi de gösterir. Ancak “öğ” hecesini tek başına öğrenmek kelimesinin kesin kökü olarak göstermek doğru değildir. Kelimelerin kökenini araştırmak bile bize bir şey öğretir. Bildiğimizi sandığımız konularda dahi yeniden düşünmek gerekir.
İşte tam da bu noktada öğrenmenin ahlaki tarafı ortaya çıkar. Çünkü insanın en büyük engeli bazen bilgisizliği değil, her şeyi bildiğini zannetmesidir. Bilmediğini bilen insan öğrenmeye açıktır. Bildiğini sanan insan ise kendisini yeni bilgilere kapatır.
İslam dünyasında da ilme büyük önem verilmiştir. Sıkça duyduğumuz “İlim Çin’de de olsa öğreniniz” sözü, Hz. Muhammed’e atfedilen meşhur bir rivayettir. Bununla birlikte hadis araştırmalarında sözün bu özel lafzının sıhhati tartışmalıdır. Dolayısıyla onu kesin biçimde sahih bir hadis olarak sunmak yerine, ilim arayışını anlatan yaygın bir söz olarak değerlendirmek daha doğrudur. Öte yandan Kur’an’ın ilk vahyinin “Oku!” emriyle başlaması ve Peygamberimizin ilim öğrenmeyi teşvik eden güvenilir rivayetleri, İslam geleneğinde bilginin taşıdığı önemi açıkça ortaya koyar.
Peki, nasıl öğreneceğiz?
Öncelikle okuyarak… Çok okuyarak… Çünkü kitap, insanın kendi hayatıyla sınırlı kalmasını engeller. Hiç gitmediğimiz coğrafyalara götürürken hiç tanımadığımız insanların düşüncelerini, acılarını ve umutlarını anlamamızı sağlar. Bir tarih kitabı geçmişin hatalarını gösterir, bir roman insanın iç dünyasını tanıtır, bir bilim kitabı evrenin işleyişine dair sorularımızı çoğaltır. Okumak, başkalarının tecrübelerinden yararlanarak kendi aklımızı geliştirmektir.
Fakat yalnızca okumak da yetmez. Okuduğumuzu sorgulamalı, farklı görüşleri karşılaştırmalı, öğrendiklerimizi hayatla sınamalıyız. Dinlemeyi, soru sormayı, yanıldığımızda hatamızı kabul etmeyi bilmeliyiz. Çünkü bilgi, zihinde biriktirildiğinde değil, düşünceye ve davranışa dönüştüğünde gerçek değerini bulur.
Öğrenmek aynı zamanda bir toplum meselesidir. Okuyan, sorgulayan ve araştıran toplumlar karşılaştıkları sorunlara daha bilinçli çözümler üretir. Bilginin küçümsendiği, soruların susturulduğu, farklı düşüncelerin dışlandığı toplumlarda ise gelişmenin yolu daralır. Çocuklarımıza yalnızca doğru cevapları ezberletmek değil, doğru soruları sormayı da öğretmeliyiz.
Sonuçta insan kaç yaşına gelirse gelsin öğrenmeye muhtaçtır. Çünkü hayat, önümüze sürekli yeni sorular çıkarır. Gençlikte öğrendiğimiz bir gerçeği yaşlılıkta başka türlü anlarız. Bir zamanlar önemsiz gördüğümüz bir sözün değerini yıllar sonra kavrarız. Bazen de hayatın son anında, geriye dönüp baktığımızda, asıl öğrenmemiz gerekenin ne olduğunu fark ederiz.
İnsan, hayatın sonuna kadar öğrenir. Ölüm anında ise hayatın geri döndürülemeyeceğini öğrenir.
Öyleyse okumaktan, sormaktan, araştırmaktan ve düşünmekten vazgeçmeyelim. Zira insanın yaşı ilerleyebilir, ömrü kısalabilir fakat öğrenme isteği canlı kaldığı sürece zihni ve ruhu gelişmeye devam eder. Unutmayalım, bilmediğimiz şeyler bizi eksik kılmaz, öğrenmekten vazgeçmek, bizi kendi sınırlarımızın içine hapseder.
Saygılarımla