Bizden öncekilerin bazı sözlerine itiraz ederek büyüdük. “Bizi anlamıyorlar” dedik. Kendi kararlarımızı vermek, kendi hayatımızı kurmak istedik. Şimdi gençler bize aynı şeyi söylediğinde neden hemen “Bu kuşak da çok değişti” diyoruz?

Belki de yıllar geçtikçe kendi doğrularımıza öyle alışıyoruz ki başka türlü düşünülmesini yanlış saymaya başlıyoruz. Yaşadıklarımız bize tecrübe kazandırıyor ama bazen o tecrübeyi herkesin geçmesi gereken tek yol sanıyoruz.

“Biz böyle gördük” diyoruz.

İyi de biz öyle gördük diye çocuklarımız da aynısını mı yaşamalı?

Yokluğu gördüysek tutumlu olmayı öğretelim. Ama yokluğa katlanmayı erdem diye dayatmayalım. Büyüklerimizden saygı gördüysek onu sürdürelim. Sözümüz kesildiyse, fikrimiz küçümsendiyse o alışkanlığı da biz bitirelim.

Çünkü yaşanmış her şey korunacak bir gelenek değildir. Bazı şeyler de bir daha yaşanmasın diye hatırlanır.

Gençleri kendimize benzetme isteğimizin arkasında biraz da korku var. Bildiğimiz yoldan giderlerse zarar görmeyeceklerini düşünüyoruz. Korumak istiyoruz. Fakat onların yerine karar vermeye başladığımızda, korumakla yönetmek arasındaki çizgiyi aşıyoruz.

Sonra çocuk konuşmamaya başlıyor.

Biz de “Eskiden her şeyini anlatırdı, şimdi uzaklaştı” diyoruz. Oysa her anlattığında öğüt verdiysek, her itirazında saygısını sorguladıysak, zamanla bize açılmaktan vazgeçmesine biz de yol açmış olabiliriz.

Dinlemeden hüküm verince söz azalıyor; söz azalınca aradaki mesafe büyüyor.

Elbette gençlerin her söylediği doğru değil. Bizim de değildi. Yanılacaklar, fikir değiştirecekler, bazen bizim uyardığımız yere gelip takılacaklar. O gün ihtiyaçları olan şey, “Ben sana demedim mi?” cümlesinden önce, yanlarında durabilecek bir büyük.

Asıl kendimize sormamız gereken şu: Biz hâlâ öğreniyor muyuz?

Telefon değiştirmekle, yeni kelimeler kullanmakla insan kendini yenilemiş olmuyor. Bir gencin sözü üzerine düşünüp “Ben bu konuda yanılmış olabilirim” diyebiliyorsak yenileniyoruz. Yaşımızı, makamımızı, geçmişimizi tartışmayı bitiren bir gerekçe olarak kullanıyorsak aynı yerde duruyoruz.

Üstelik bu mesele yalnızca evde yaşanmıyor. İşyerinde, dernekte, siyasette de gence yer açtığımızı söylüyor; sonra bizden farklı konuşunca rahatsız oluyoruz. Fikrini uygulamasına fırsat vermediğimiz insanın yenilik getirmesini nasıl bekleyeceğiz?

Geleneğin kıymeti var. Emeğe saygıyı, dayanışmayı, dürüstlüğü taşıyalım. Ama bunları taşıyan gençlerin bizim gibi giyinmesini, bizim gibi konuşmasını, bizim gibi bir hayat seçmesini şart koşmayalım.

Çocuklarımızın bize benzeyen yanları elbette olacak. Bir de bizi aşan yanları olsun.

Onlara bıraktığımız hayatı daha iyi hâle getireceklerse, bazı alışkanlıklarımıza itiraz etmelerine de yer açmalıyız.