Bizim köy kahvesinde televizyon açık. Ekranda yine fonlar, milyonlar, milyarlar… Rakamın sonunu beklerken çay soğuyor. Ali dayım gözlüğünü düzeltti: “Bu fon dedikleri iyi ürün herhâlde. Nasıl ekilir, nasıl biçilir? Kıraçta yetişir mi?”
Kahveci güldü:
“Dayı, senin bildiğin ürün değil bu.”
“E neymiş? Biz de öğrenelim. Arpa ektik masrafa çalıştık, buğday ektik borca çalıştık. Bir sene de fon ekelim!”
Hasan söze girdi:
“Onun tohumu para, Ali dayı.”
“Bizimkinin de tohumu para oğlum. Gübre para, mazot para, biçerdöver para… Bedava olan bir bizim alın teri!”
Kahvede gülüşmeler başladı.
Ali dayım merakını bırakmadı:
“Peki bunun taban fiyatını da devlet mi belirliyor? Bizim buğday gibi açıklanmasını bekliyorlar mı?”
“Yok dayı, bunda öyle taban fiyatı beklemek yok.”
“İyiymiş! Biz fiyat beklerken borcun faizi boy veriyor. Bunlar demek erkenci çeşit!”
Birisi televizyondaki rakamı gösterdi.
Ali dayım kaşlarını kaldırdı:
“Bu kadar nasıl yükselmiş? Bizim ürünün fiyatı azıcık kıpırdasa hemen ithalat lafı çıkıyor. Bunun dışarıda yetişeni yok mu? Bundan da getirsinler, fiyatını düşürsünler!”
Arka masadan Mehmet seslendi:
“Yok Ali dayı, bu işlerde biz çok iyiyiz. İhracata bile gideriz!”
“Ne ihraç ediyoruz?”
“Parayı dayı… Şaka yapıyorum ama çiftçinin cebine gelmeyen paranın dünyayı dolaşmaya pek hevesi var!”
Ali dayım başını salladı:
“Benim traktör tarlayla köy arasında gidip geliyor. Para benden çok gezmiş!”
Emekli Osman çayını karıştırdı:
“Bizim maaşa zam konuşulunca hesap kitap bitmiyor. Burada rakamların sonuna sıfır yetiştiremiyoruz.”
Ali dayım döndü:
“Osman, yanlış ürüne yatırım yapmışız. Sen otuz sene çalışmışsın, ben kırk sene ekmişim. İkimiz de kahvede ikinci çayı söylerken düşünüyoruz!”
Güldük.
Ama insan bazen güldüğü yerde utanıyor. Çünkü anlatılan şaka, yaşanılan hayat.
Çiftçi yağmuru bekliyor. Emekli maaş gününü bekliyor. Esnaf müşteriyi bekliyor. Genç bir iş kapısının açılmasını bekliyor.
Televizyonda ise paranın nasıl büyüdüğü, nasıl dolaştığı, sonra nasıl ortadan kaybolduğu konuşuluyor.
Ali dayım bu kez ciddi sordu:
“Peki devlet nerede?”
Kahve sustu.
“Biz destek alacağız diye evrak üstüne evrak veriyoruz. Tarlanın yeri belli, dönümü belli, ektiğimiz belli. Üç kuruş için her şey soruluyor. Böyle büyük paraların döndüğü işlerde kim neyi kontrol ediyor?”
Mesele tam da bu.
İktidar çiftçiye sabır öğütlerken, emekliye bütçeyi anlatırken, ücretliye tasarruf derken; büyük para hareketlerinin denetimi konusunda da halka açık bir hesap vermek zorunda. Bir sorun ortaya çıkınca yalnızca “Araştırılıyor” demek, yıllardır geçim derdi çeken insanın içini soğutmuyor.
Ali dayım boş bardağı masaya bıraktı:
“Bizim ürün yükselince vatandaş pahalı yemesin diye ithalat düşünülüyor. Güzel. Peki vatandaşın parasını korumak için aynı telaşı kim gösterecek?”
Sonra kahveciye döndü:
“Seneye arpa mı ekelim, buğday mı, bilmiyorum. Ama şu belli: Biz tarlada başak büyütüyoruz, birileri masada rakam büyütüyor. Sonunda bizim başak para etmiyor; onların hesabındaki sorun da dönüp bizim geçimimize yük oluyor.”
Televizyon hâlâ konuşuyordu.
Ali dayım son sözünü söyledi:
“Bize ‘Üretin’ diyenler duysun: Biz ekiyoruz, biz biçiyoruz, biz borçlanıyoruz. Siz de artık şu memlekette hesabı hep yoksula ödetmekten vazgeçin!”