Sendrom, tek başına farklı nedenlere bağlı gibi görünen ancak bir araya geldiklerinde belirli bir hastalık tablosunu, bozukluğu veya durumu oluşturan belirti ve bulgular topluluğu olarak tanımlanıyor. Tıbbi bir terim olan sendrom, birden fazla belirti veya bulgunun bir bütün hâlinde görülmesi durumunu ifade ediyor. Tıpta sendromlar genel olarak genetik ve psikolojik açıdan inceleniyor.

Bir de toplumsal sendromlar var. İnsanların kalabalıklar arasında kendilerini yalnız hissetmelerine “yalnızlık sendromu” deniyor. Stresin yoğun olduğu çalışma ortamlarında yaşanan fiziksel ve zihinsel tükenmişlik ise “tükenmişlik sendromu” olarak adlandırılıyor. İnsanın kendisini sürekli başkalarıyla karşılaştırması, beğenilme ve onaylanma ihtiyacı hissetmesi de “sosyal medya sendromu” olarak ifade ediliyor. Bu tür toplumsal sorunların ortaya çıkmasında toplumsal baskılar ve ön yargılar da etkili.

Bir de dünyaca bilinen sendromlar var. Paris Sendromu, Lima Sendromu, Hindistan Sendromu, Estonya Sendromu, Stockholm Sendromu ve Londra Sendromu bunlardan bazıları. Burada üç sendrom üzerinde duracağım.

Estonya Sendromu

Estonya Sendromu, sosyal medyada ve bazı yazılarda, 28 Eylül 1994’te yaşanan gerçek bir denizcilik faciası olan Estonya feribot kazası sonrası ortaya çıkıyor.

28 Eylül 1994 gecesi, Estonya’nın başkenti Tallinn’den İsveç’in başkenti Stockholm’e doğru seyreden Estonya adlı yolcu feribotu Baltık Denizi’nde batıyor.

Ağır hava ve deniz şartlarında geminin ön tarafındaki araç rampasının kopması sonucu araba güvertesine hızla su doluyor. Gemi kısa sürede alabora olarak batıyor. Kazada 852 kişi hayatını kaybetmiş yalnızca 137 kişi kurtulmuş.

Kazayla ilgili anlatımlarda, kaptanın “Panik yapmayın, dünyanın en güçlü feribotundasınız.” sözlerini söylediği ileri sürülüyor. Bu sözlerin yolcuları tehlikeyi hafife almaya yönelttiği ve ölenlerin gerekli önlemleri almakta geciktiği iddiası var.

Bu olayın bir sendrom olarak anılmasının nedeni ise sosyal medyada ve bazı köşe yazılarında, kazazedelerin ya da insanların kriz anında kaptana körü körüne güvenerek tehlikeyi geç fark etmeleri veya kurtulma şansları varken beklemeyi tercih etmeleri şeklinde yorumlanmasıdır. Böylece bu davranış biçimi, psikolojik bir “sendrom” gibi sunulmuştur.

Londra Sendromu

Londra Sendromu, bir rehine krizinde esir alınan kişinin kendisini kaçıranlara sempati duymak yerine onlara açıkça meydan okuması, onları aşağılaması ve çatışmayı körüklemesi şeklinde tanımlanıyor.

Bu sendromun adı, 28 Eylül-3 Ekim 1975 tarihleri arasında Londra’da yaşanan gerçek bir rehine olayına dayandırılıyor. Bir restorana düzenlenen başarısız soygun girişiminin ardından silahlı kişiler, çalışanları depoya kapatarak rehin alıyor. Rehinelerden birinin saldırganlara karşı sürekli alaycı, meydan okuyan ve saldırgan bir tavır sergilediği anlatılıyor.

Rehinenin bu dik başlı ve kışkırtıcı tutumunun, kontrolü kaybettiğini düşünen soyguncuların stresini ve şiddet riskini artırdığı, kriz yönetimini ve polisle yürütülen müzakereleri zorlaştırdığı ileri sürülüyor.

Saldırgan, rehinenin meydan okuması karşısında otoritesini kaybettiğini düşünerek daha saldırgan ve şiddetli tepkiler verebiliyor.

Stockholm Sendromu

Stockholm Sendromu, rehin alınan kişilerin kendilerini alıkoyan kişilerle duygusal bağ kurmasıyla ilişkilendirilen psikolojik bir durumdur. Bu kavramın ortaya çıkışı, 1973 yılında İsveç’te yaşanan bir banka soygununa dayanıyor.

Banka soyguncuları, dört banka çalışanını altı gün boyunca rehin tutuyor. Bu süre içinde rehinelerin, soygunculara karşı beklenmedik biçimde anlayış ve sempati geliştirdikleri görülüyor. Hatta polis müdahalesi yaklaşırken rehinelerin soyguncuları uyardıkları da aktarılıyor.

Altı günlük kuşatmanın ardından göz yaşartıcı gaz kullanılarak kurtarılan rehinelerin olay sonrasında da soyguncularla temaslarını sürdürdükleri ve onlarla iyi ilişkiler kurdukları belirtiliyor. Rehinelerden bazılarının soyguncuların avukatlık giderlerini üstlendiği, bir diğerinin ise nişanlısından ayrılarak soygunculardan biriyle evlenmek istediği anlatılıyor.

Bu sıradışı olayın ardından psikiyatr Nils Bejerot, söz konusu davranışları “Stockholm Sendromu” olarak adlandırmış.

Londra Sendromu, Stockholm Sendromunun karşıtı olarak değerlendirilir. Stockholm Sendromunda rehine, hayatta kalma çabası içinde kendisini alıkoyan kişiyle duygusal bir bağ kurabilirken Londra Sendromunda rehine, saldırganı kışkırtan ve öfkelendiren bir tutum sergiliyor.

Toplumlar, zaman içinde yaşanan ekonomik, kültürel ve siyasi değişimlerden etkilenir. Bu değişimler insanların düşüncelerini, davranışlarını ve birbirleriyle olan ilişkilerini de şekillendirir. Bazı davranış ve düşünce biçimleri toplumun geniş kesimlerinde yaygınlaştığında çeşitli toplumsal sorunlar ortaya çıkar. Toplumsal sendromların oluşumunda ön yargılar ve kalıplaşmış düşünceler de önemli bir rol oynar.

Sevgiyle kalın.