Bazen insanın canı sadece geriye dönmek istiyor, değil mi? Şöyle birkaç yıl, belki de on yıl geriye… Tam o kırılma noktasında, o ikiye ayrılan yolun başında durup "Dur bir dakika, buradayım ve bu sefer diğer tarafa dönüyorum" demek istiyor. Sanki bir filmi durdurup başa sarmak gibi…
İnsan hayatı biraz da seçmediklerinin hikâyesidir aslında.
Bunu yaşarken pek düşünmüyoruz. Önümüzde yollar var sanıyoruz; birini seçiyoruz, diğerini geride bırakıyoruz. Sonra hayat ilerliyor. Bir ev, bir iş, bir ilişki, başka bir şehir, başka insanlar giriyor hayatımıza. Bazı kapılar kapanıyor, bazıları bir daha hiç açılmıyor…
Derken bir gün, hiç beklemediğimiz bir anda zihnimiz eski bir yolun başına geri dönüyor.
Acaba o gün başka türlü karar verseydim?
Başka bir şehirde yaşasaydım?
O işi kabul etseydim?
O ilişkiyi bitirseydim?
Üniversitede başka bir bölüm okusaydım?
Gitmekten korkmasaydım?
Biraz daha cesur olsaydım?...
Zihin böyle sorular üretmekte oldukça maharetli. Üstelik yaşamadığımız hayatları çoğu zaman yaşadığımız hayattan daha güzel gösteriyor.
Çünkü yaşamadığımız hayatın faturası yok!.. Onun içinde kavga etmiyoruz, yorulmuyoruz, para hesabı yapmıyoruz, yalnız kalmıyoruz, yanlış insanlara denk gelmiyoruz. Zihnimiz bize o hayatın genellikle en güzel ihtimallerini gösteriyor.
Başka şehirde yaşayan “biz” başarılı.
Başka işi seçen “biz” özgür.
O ilişkiyi sürdüren “biz” mutlu.
Risk alan “biz” cesur.
Yaşadığımız hayatın ise bütün ayrıntıları elimizde. Çünkü o hayatın içinden geçmişizdir. Güzel taraflarını da biliyoruz, canımızı sıkan yerlerini de. Bu yüzden insan bazen hiç yaşamadığı bir hayatı özlüyor sanıyor.
Oysa çoğu zaman özlediği şey başka bir hayat değil. Başka bir kendimizdir. Mesela “Keşke o işi kabul etseydim” derken belki işi özlemiyorsun. O işin içinde ortaya çıkacağını düşündüğün cesur tarafını özlüyorsun. “Keşke o ilişkiyi bitirmeseydim” derken belki o kişiyi değil, o ilişkinin içindeki kendini özlüyorsun. “Keşke başka bir şehirde yaşasaydım” derken belki şehirden çok, orada olacağını düşündüğün özgür halini arıyorsun.
Bunu fark etmek ise önemli.
Çünkü bazen geçmişe dönmek istemiyoruz aslında. Geçmişte bıraktığımız bir özelliğimizi bugüne taşımak istiyoruz. İşte burada seçmediğimiz hayatlar bize bir şey öğretmeye başlıyor…
Geçmişe baktığımızda kendimize çok kolay hüküm veriyoruz. “Neden öyle yaptım?” diyoruz. Bugünkü aklımızla, bugünkü yaşımızla, bugünkü deneyimlerimizle yıllar önceki halimizi yargılıyoruz. Oysa o kararı veren kişi bugünkü biz değildi…
O günün korkuları vardı.
Ailenin beklentileri vardı.
Ekonomik şartlar vardı.
Çevrenin “el âlem ne der” dediği bir dünya vardı.
Ait olma ihtiyacı vardı.
Kaybetme korkusu vardı.
Belki de henüz kendimizi tanımıyorduk.
İnsan her zaman özgür bir boşlukta karar vermiyor. İçinde doğduğu aile, büyüdüğü toplum, ekonomik koşulları, aldığı eğitim, çevresinin değerleri ve hayat boyunca öğrendiği korkular, kararlarının görünmeyen tarafını oluşturuyor. Belki sosyolojinin insana yaptığı en kıymetli katkılardan biri de burada ortaya çıkıyor. Bireyin hayatını yalnızca kendi iradesinin ürünü olarak görmemeyi öğretiyor.
Bu yüzden bazı seçimler gerçekten yalnızca “ben böyle istedim” kadar basit değil.
Bazen bir insan kalmayı seçiyor çünkü gitmenin bedeli çok ağır.
Bazen susuyor çünkü konuşmanın bedelini daha önce öğrenmiş.
Bazen güvenli olanı seçiyor çünkü risk alabilecek bir zemini hiç olmamış.
Bazen de gerçekten yanlış karar veriyor.
Bunların hepsi mümkün. Önemli olan, geçmişe bakarken kendimizi tek bir cümleyle mahkûm etmemek.
Belki “Neden böyle yaptım?” sorusundan önce şunu sormak gerekiyor:
“O gün hayatım nasıldı?”, “Hangi şartlar içinde bu kararı verdim?”
Bu soru geçmişe mazeret üretmek için değil, kendimizi anlamak için.
Çünkü kendimizi anlamadan geçmişimizi değerlendirmeye çalıştığımızda, hikâyenin yalnızca sonucuna bakıyoruz.
Bir de yaşanmamış hayatların cazibesini biraz yakından incelemek gerekiyor.
Bir kâğıt alın.
Hayatınızda önemli kararların verildiği birkaç noktayı düşünün. İş, ilişki, eğitim, şehir, aile, ayrılık… “Burada başka türlü olabilirdi” dediğiniz yerleri işaretleyin.
Sonra her bir karar için iki yol çizin.
Birisi yürüdüğünüz yol.
Diğeri seçmediğiniz yol. Ama bu kez yalnızca “ne güzel olurdu” diye düşünmeyin. Seçmediğiniz yolun da hayat olduğunu kabul edin.
Orada da sabahlar olacaktı.
Can sıkıntıları olacaktı.
Yanlış kararlar olacaktı.
Ödenecek faturalar olacaktı.
Hayal kırıklıkları olacaktı.
İnsanlar değişecekti.
Sizin de değişmeniz gerekecekti.
Sonra o seçmediğiniz yolun nasıl bir “siz” yaratabileceğini düşünün.
Belki orada “Risk Alan Ben” var.
Belki “Giden Ben.”
Belki “Sınır Koyan Ben.”
Belki “Kendini Daha Fazla Ortaya Koyan Ben.”
Buradaki isimlerin amacı güzel bir hikâye kurmak değil. Tam tersine, zihindeki belirsizliği biraz görünür hale getirmek.
Çünkü bazen “Keşke o yolu seçseydim” dediğimizde, özlediğimiz şey yolun kendisi değildir. O yolun içindeki özgürlüktür, cesarettir, kendine güvenmektir, bağımsızlıktır, belki de yıllardır ertelediğimiz ihtiyaçtır…
İşte burada mesele geçmişten bugüne doğru başka bir yere taşınabilir.
Çünkü geçmişi değiştiremeyiz ama geçmişte temsil edilen ihtiyacı bugün yeniden ele alabiliriz. Bazen insanın hayatını değiştiren şey, yıllar önce veremediği bir kararın bugünkü küçük karşılığı oluyor.
Bir başka mesele de şu: Hayatın önüne sürekli iki seçenek koyuyoruz.
Ya kalacağım ya gideceğim.
Ya devam edeceğim ya bırakacağım.
Ya susacağım ya kavga edeceğim.
Ya bu işi yapacağım ya tamamen vazgeçeceğim.
Oysa bazen sorun seçeneklerin kendisinden ziyade zihnimizin seçenekleri ikiye indirmesinde.
Böyle bir durumda kendimize şu soruyu sormak daha doğru olabilir:
“Ben gerçekten yalnızca bu iki seçeneğe mi sahibim?”
Belki üçüncü bir yol vardır. Belki de dördüncü…
Hayatın bize sunduğu en büyük yanılgılardan biri de bütün önemli kararların geri dönülmez olması. Bazıları gerçekten geri dönülmez. Ama bazı kararların içinde yeniden karar verme hakkımız var. Bir zamanlar seçtiğimiz hayatın bütün koşullarını değiştiremeyebiliriz. Yine de o hayatın içinde nasıl yaşayacağımıza dair yeni seçimler yapabiliriz.
İnsan elbette yaşamadığı hayatı merak eder. “Acaba?” der…
Bazen yıllar sonra bile zihnimiz bizi bir hatırlatıcıyla hiç yaşanmamış bir ihtimalin kapısına götürür. Oraya kadar gidebiliriz. Kapıyı açıp bakabiliriz. Ama orada yaşamaya başlamamak gerek. Çünkü yaşamadığımız hayatların en büyük tehlikesi, kusursuz görünmeleridir. Oysa onlar da hayat olacaktı. Onların da zor sabahları, yanlış insanları, pişmanlıkları, korkuları olacaktı.
Belki başka bir hayatımız daha güzel olurdu.
Belki daha zor.
Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz.
Fakat bildiğimiz bir şey var:
Bugün hâlâ seçim yapabileceğimiz bazı şeyler var.
Belki insanın ikinci bir hayata ihtiyacı yoktur.
İlk hayatının içinde kendine biraz daha fazla yer açmaya ihtiyacı vardır.
Çünkü bazen geçmişte kaçırdığımız hayatın yasını tutarken, elimizde hâlâ duran hayatı kaçırıyoruz.
Diğer evrendeki seni merak etmek güzel.
Ama bu evrendeki seni unutmamak daha önemli….
Kendinize İyi Gelen Yerde Kalmanız Dileğiyle…
Sevgiyle Kalın…