Bir zamanlar çocuklar vardı… Sokakta top oynayan… Ağaçlara tırmanan… Çamura bata çıka eve dönen… Merak eden… Hayal kuran… Bugün ise çocuklarımızın sırtında sadece okul çantası yok. Sanki bütün hayatın yükü var.
Daha ilkokula başlamadan deneme sınavları…
Daha çocukluğunu yaşamadan “İyi bir okula girmelisin” baskısı…
Ortaokul bitiyor, lise sınavı…
Lise bitiyor, üniversite sınavı…
Üniversite bitiyor, başka sınavlar…
Hayat, sınavdan sınava koşulan bitmeyen bir maratona dönüşüyor.
Peki biz ne zaman bu hale geldik?
Ne zaman çocuk yetiştirmeyi bırakıp sınav adayı yetiştirmeye başladık?
Ama asıl soru şu:
Buna çocukları kim mecbur etti?
Anne babalar mı?
Hayır…
Hiçbir anne, hiçbir baba çocuğunun çocukluğunu elinden almak istemez.
Hiçbiri hafta sonlarını test kitapları arasında geçirmek istemez.
Hiçbiri sabah okul, öğleden sonra kurs, akşam özel ders arasında koşturan bir çocuk hayal etmez.
Peki öyleyse neden bunu yapıyorlar?
Çünkü yıllardır onlara aynı korku anlatıldı.
“Koşmazsan geride kalırsın.”
“Kursa gitmezsen kazanamazsın.”
“En iyi okulu bitirmezsen iş bulamazsın.”
Bu korku sadece çocukları değil, anne babaları da esir aldı.
Çocuk okuldan çıkıyor…
Doğruca kursa…
Kurstan çıkıyor…
Deneme sınavına…
Akşam eve geliyor…
Bu kez ödevler…
Sonra ertesi gün aynı koşu.
Çocuk yoruluyor…
Anne yoruluyor…
Baba yoruluyor…
Ama kimse duramıyor.
Çünkü duranın geride kalacağına inandırıldı.
İşte asıl eleştirilmesi gereken de budur.
Bir eğitim sistemi aileleri korkuyla yönetiyorsa…
Okul tek başına yeterli görülmüyorsa…
Veliler çocuklarını kurs kurs dolaştırmak zorunda hissediyorsa…
O sistem alarm veriyor demektir.
Devletin görevi aileleri bu yarışın içine itmek değildir.
Devletin görevi, her çocuğun nitelikli eğitime eşit şekilde ulaşabileceği bir düzen kurmaktır.
Öyle bir düzen ki…
Anne baba “Kursa gönderebilir miyim?” diye değil…
“Çocuğum okulunda en iyi eğitimi alıyor” diyebilsin.
Çocuk eve geldiğinde test çözmekten korkmasın.
Kitap okusun…
Resim yapsın…
Top oynasın…
Müzik öğrensin…
Toprağa dokunsun…
Merak etsin…
Çünkü çocuk dediğin önce çocuk olmalıdır.
Bir başka yanlışımız da başarıyı tek bir kalıba hapsetmek oldu.
Sanki herkes doktor olacak…
Herkes mühendis olacak…
Herkes avukat olacak…
El becerisi olan çocukları bile masa başına mahkûm ettik.
Sonra ne oldu?
Sanayi usta bulamaz oldu.
Atölyeler çırak bulamaz oldu.
Tarlalar genç bulamaz oldu.
Ama diplomalı işsizler ordusu büyüdü.
Demek ki sorun çocuklarda değil.
Sorun, yıllarca tek başarı ölçüsü olarak diploma gösteren anlayışta.
Bir ülke sadece üniversite mezunlarıyla kalkınmaz.
İyi bir çiftçi de bu ülkenin zenginliğidir.
İyi bir kaynak ustası da…
İyi bir tornacı da…
İyi bir elektrikçi de…
İyi bir marangoz da…
Emeğin her türü değerlidir.
Bir başka büyük yanlışımız ise çocukların merakını köreltmek oldu.
“Niye?” diye soran çocuğu susturduk.
Ezberleyeni ödüllendirdik.
Sorgulayanı çoğu zaman yaramaz ilan ettik.
Oysa bilim, sorgulayanların omuzlarında yükselir.
Gelişmiş ülkeler çocuklarına sadece bilgi öğretmiyor.
Düşünmeyi öğretiyor.
Üretmeyi öğretiyor.
Soru sormayı öğretiyor.
Biz ise çoğu zaman sadece doğru şıkkı bulmayı öğretiyoruz.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı geldi.
Biz çocuklarımızı hayata mı hazırlıyoruz…
Yoksa sadece bir sonraki sınava mı?
Çünkü sınav kazanan herkes hayatta başarılı olmuyor.
Ama düşünen…
Üreten…
Vicdan sahibi…
Mesleğini seven insanlar hangi işi yaparsa yapsın bu ülkeye değer katıyor.
Eğitim sadece diploma vermek değildir.
İyi insan yetiştirmektir.
Vicdan yetiştirmektir.
Karakter yetiştirmektir.
Özgür düşünen nesiller yetiştirmektir.
Bir ülkenin geleceği çocuklarının sırtındaki çantanın ağırlığıyla değil, onlara verdiği umutla ölçülür.
Ve unutmayalım…
Çocuklar yarış atı değildir.
Onlar bu ülkenin yarınıdır.
Çocuklarımızın omuzundaki yükü hafifletmek, anne babaların yüreğindeki korkuyu azaltmak ve okulu yeniden güven duyulan bir yuva hâline getirmek zorundayız.
Çünkü bir ülke, çocuklarını yarıştırarak değil; onların hayallerini büyüterek geleceğini kazanır.