“…insan ancak yaralarını dışarıya, temiz havaya çıkarırsa onları iyileştirebilir.” (s.90)

Son sipariş kitaplarım da tükenince, kitaplığımdaki “itilmiş tayfa”ya yöneldim. İtilmiş tayfa ne zaman alındığı, nasıl geldiği, kimin bıraktığı belli olmayan, uzun yıllar kitaplık raflarında uyuklayan kitaplara verdiğim isim; bu roman da onlardan biri.
Sanırım öğretmenlik yıllarımda bir öğrencimden hediye olarak almıştım. Okumak bu günlere nasipmiş.
İtilmiş tayfanın içinde ‘keşke daha önce okusaydım’ dediğim kitaplar oldu. Ancak “Kostas Mourselas”ın “Hüzün Nedeniyle Kapalıyız” kitabı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.
Okudum işte, okumasam da olurmuş, diyebilirim.
***
Kitap, aynı coğrafyada birkaç nesil içinde yaşanmış, aynı türden öykülerin, sonunda bir şekilde birleştirilmeye çalışıldığı roman özelliğini taşıyor. Küçük bir Yunan kasabasında yaşayan insanların ilişkilerine, arzularına, hırslarına dokunuyor.
Kasaba olunca insanların akrabalık ilişkileri vardır elbette. Kasaba bireyleri birbiriyle arkadaştır; en azından tanıştır, biliştir. Kitap öne çıkardığı sosyal doku nedeniyle farklı birkaç nesilde oluşan meşru kan bağının yanı sıra, gayrimeşru bağları da ele alıyor.
Kasabada hemen herkes, dar çevrenin sakinliğinde saklı duran, can sıkıcı kıskaçlar arasında kıvranırken; daha dolu dolu yaşanacak, daha hareketli, daha zengin, daha farklı bir hayatın hayalini kurmakta; çoğunlukla da sonu hüsrana kadar giden ilişkilere yönelmektedir. Aranan hayat ise ya bir kartpostalın, ya bir mektubun yarattığı hayal, ya da kendi aralarında yaşayan ve gerçek sanarak tutunmaya çalıştıkları gölgelerden, yanılgılardan ibarettir.
***
Burada bir anım aklıma geldi. Öğretmenlik yaptığım köylerden birinde bir ara köyün muhtarlığını da yapan bir arkadaşım vardı. Rahmetlik esprili kişiliği, fiziki olarak da uzun ve kocaman burnuyla göze çarpardı. O kadar çok akrabası vardı ki, yanında biri hakkında konuşmaya çekinirdim. Yine böyle bir sohbet arasında kendisine sormuştum:
“Siz kaç kardeşsiniz Allah aşkına?”
O da gülüp cevaplamıştı:
“Vallahi babamın üzerinde dokuz çocuk görünüyor ama bu köyde burnu bana benzeyen çok insan var.”
Benim anladığım, kasabadaki ilişkilerin durumu aynen bu.
***
Akdeniz kasabası tamlamasının kendisi de, zihinde canlanan görüntüsü de insana huzur verir. Böylesi kartpostal bir dünyada yaşayanların da bu huzurlu görüntüden nasiplendikleri düşünülür. Uzaktan her şey güzel görünürmüş derler, tam da bunu kanıtlayan hayatlara tanıklık ediliyor kasabada. Dışa yansıyan göz alıcı renklerin ardında kasvetin, ayıbın, art niyetin renkleri saklı. Dıştan belli olmayan hüzünler yaşanmaktadır çatılar altında.
Yazarımız bu kasabadaki saklı renkleri, etikle, gelenekle üstü örtülmüş, gizli kapaklı ilişkilerle sürdürülen hayatın örtüsünü birazcık aralamaya çalışıyor. Birkaç nesil için kasaba sakinlerinin günü gelince herkese yansıyan, bulaşan günahlarını ve cinnetlerini içeren saklı hayatlarını anlatıyor.
Ve o hayat içinde kimler, neler var…
Kaçmayı başarabilenler, değişerek dönenler, kaderine razı olanlar, klitorisine yenilenler, içindeki ateşe teslim olanlar, yüreğini soğutup taşlaştıranlar, ölümü göze alanlar, öldürmeyi göze alanlar, aklını kaçıranlar, niyetleri bilinmeyen esrarengiz yabancılar, dedikodular, söylentiler, söylentiler, söylentiler…
Gelenek ve göreneğe dayalı ‘toplumsal uygunluk anlayışı’nın çizdiği çemberin içinde rutin bir hayat yaşamak zorunda olan insanların, çemberi kırma gayretleri ve çemberin dışından da duyulan feryatları var.
Bilinen insanlık halleri…
***
Kitabın sonuna doğru, birbirinden bağımsızmış gibi görünen kişiler, ilişkiler ve olayların -çok iç içe olmasa da en azından- birbirine dokunduğu hissediliyor.
En çok da yazarımızın bu kasaba için öne çıkardığı, hemen her karakterin aldatmaya ve aldatılmaya yatkınlığı dikkatlerden kaçmıyor. Açıkça yazılanlar var, söylentiler var, ima edilenler var. Namus, iffet gibi kavramlar kasabaya hiç uğramamış gibi. Sanırsın bu kasabada herkes… (!)
Kitabın başına eklenen karakter tanıtımı ve ilişkiler şeması yetersizliği nedeniyle “ne gereği vardı” duygusu oluşturuyor.
Kitabın dili için fena değil ifadesini kullanmam yeterli sanırım.
Edebi yönden fazla bir şeyler beklemeden okunabilecek bir kitap diyerek sonlandırayım yazımı.
***
“Sadece her şeyin tam olması gerektiği gibi olduğunu, olduğuna göre de olmamalarının mümkün olmadığını düşün. İnsan bunu anladığında, bu bilgeliğe ulaştığında, bunu içine sindirdiğinde, yani pişman olacağı hiçbir şeyi olmadığında, hafifler.” (s.246)