“Hangisi önce başladı müzik mi, ıstırap mı? Istırap çektiğim için mi müzik dinliyordum? Yoksa müzik dinlediğim için mi ıstırap çekiyordum? Bütün bu plaklar beni melankolik bir insana dönüştürür mü?”

Dünya edebiyatının ağır ağabeyleriyle yapılan yolculuğun dinlenme arasında elime basit ve eğlenceli bir kitap alma isteği duydum.

İşte tam o sırada kitaplığımın bir köşesinde kimden kaldığını hatırlayamadığım ‘Nick Hornby’nin “Ölümüne Sadakat” adlı kitabının bükük boynu gözüme ilişiverdi.

Elime aldım ve okumaya başladım. İyi ki elime alıp okumuşum, zira çok eğlendim, çok keyif aldım.

Erkekleri anlayabilmek için bir erkek tarafından yazılmış, mükemmel çevirisi ise bir kadın tarafından gerçekleştirilmiş eğlenceli bir başucu kitabıydı.

O kadar dinamik bir olay ve düşünce akışı vardı ki, bazen yazara yetişmekte güçlük çekiyordum. Sonuçta okuduğum kitap için edebi bir eser denemezdi, bir günlük gibi yazılmıştı ama sıradan görüntüsünün altında hayatın içine dolanan bir kitaptı.

***

Müzik ile günlük hayattaki duygu akışı arasındaki ilişkinin yönünü tespit ve tayin edememiş, bir baltaya sap olamayan, başarısızlıklar kralı diyebileceğimiz bir karakter olan Rob Fleiming, Londra’da, batmak üzere olan Championchip Vinyl adlı bir plak dükkânının sahibidir.

Rob’un özel hayatı berbattır. Kadınlarla bir türlü doğru yolu bulamayan, hem iyi bir ilişkisi olsun isteyen, hem kafasının dikine giden biridir. Tüm ilişkilerinde ne aradığını tam olarak tanımlayamamış, hiçbir zaman kendini bir yere ya da kişiye ait hissedememiş, otuzlu yaşların ortasında, içe kapanık biridir. Kendini neyin mutlu, neyin mutsuz ettiğini tam olarak bilememektedir. Kendisindeki potansiyelin farkında değildir ve nasıl ortaya çıkarabileceğini de bilememektedir. Hayatı ıskaladığını düşündüğünden parmağını bile oynatmayan bir tembellik içinde yaşamını sürdürmektedir.

Yanında çalışan iki müzik manyağı Barry ve Dick ile sürekli müzik sohbetleri yapmakta, üçü müzik anlayışlarından taviz vermeden günü güne eklemektedir.

Rob, son sevgilisi Laura’nın kendisini terk etme nedenini anlamaya çalışırken, yolunda gitmeyen şeylerin çözümünü geçmişte aramaya, hayatını gözden geçirmeye başlar.

Eski sevgilileriyle yeniden yüzleşmeyi göze alır ve olaylar bu çizgide gelişir.

***

Yazarımız Nick Hornby’nin müzik bilgisi ve müziğe olan derin ilgisi kitaplarına da yansımıştır. Onlarca parça, onlarca grup adı geçiyor. Defalarca müzik listeleri yapılıyor. Kitabı tam olarak anlayabilmek için sıkı bir müzik bilgisine sahip olmak gerekiyor.

Kendisinin “Marah” adlı bir grupla konser deneyimleri yaşadığını, müzikle ilgili anı, bilgi ve yorumlarını yazıya döktüğünü de eklemek lazım.

Kitabın, başrollerinde John Cusack ile John Black’in oynadığı, Türkçe’ye “Sensiz Olmaz” gibi saçma bir isimle çevrilen filmi de var zaten.

Peki, kitaba adını veren “sadakat” neyin nesi derseniz, kısaca Rob’un inandığı müziğe olan tutkusu, “müzik sadakati” diye cevap verebiliriz. Müziğe olan sadakati, Rob’un okuyucuya erdemli biri olarak göründüğü tek bir olayda, kendisini terk eden eşini cezalandırmak için, onun paha biçilmez plak koleksiyonunu değerinden kat kat alta bir fiyata satmak isteyen kadının teklifini reddettiği diyaloglarda açıkça anlaşılabilmektedir.

Nedeni müziğe olan sadakatidir.

***

Çevirmenin hakkını da teslim edelim. Son derece sürükleyici, akıcı bir dille çevrilmiş, su gibi akan bir anlatıma ulaşılmış.

Kişisel olarak, bana çok yabancı hayatları anlatan bu kitabın ana fikri ne olabilir diye çok düşündüm. Sonunda ortaya şöyle bir şey çıkarabildim:

“Erkeğin söylediğiyle kadının anladığı, erkeğin yapmak istediğiyle yaptığı, erkeğin hayalindekilerle gerçekler her zaman birbirinden farklıdır.”

***

Kafanızın dolu olduğu ve her tür kitabı algılayamadığınız zamanlar olur ya, işte tam o dönemlerin kitabı.

Sadece şu bilinmeli ki, konusu herkese hitap etmeyeceğinden, muhakkak her okuyanın algısı da farklı olacaktır.

Ancak her okuyanın, bitirince “bazen basit de güzel olabiliyormuş” noktasına geleceğine eminim.

***

“Ben onlara kara ördek diyorum. Topal ördek ile kara belanın karışımı. Görmek istemediğin, ama görmen gerektiğini hissettiğin insanlar.” (s.182)