Türkiye’de uzun süredir kamuoyunun zaman zaman gündemine gelen, ancak bir türlü netlik kazanamayan bazı tartışmalar var. Gündemi yakından izleyenler, bu başlıkların dönemsel olarak yeniden hatırlandığını fark ediyordur.
Son günlerde yeniden konuşulan konulardan biri, devletin en üst makamı için gerekli olan niteliklere ilişkin tartışmalardır. Anayasa bu konuda açıktır.
Belirli bir yaş şartı ve dört yıllık yükseköğrenim mezuniyeti aranmaktadır. Tartışma da esasen bu çerçevede şekillenmektedir.
Anayasa’nın 101. maddesine göre;
- Cumhurbaşkanı, kırk yaşını doldurmuş olmalıdır.
- Yükseköğrenim yapmış olması gerekir (uygulamada bu, en az dört yıllık yükseköğretim mezuniyeti olarak kabul edilir).
- Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri arasından veya TBMM üyesi olma yeterliliğine sahip Türk vatandaşları arasından seçilebilir.
- Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır ve bir kişi en fazla iki defa cumhurbaşkanı seçilebilir.
Burada mesele, tek tek iddialardan ya da kişisel polemiklerden ziyade, şeffaflık, hukuka bağlılık ve kamusal güven duygusudur. Eğer ortada bir tereddüt varsa, bunun en sade ve açık biçimde giderilmesi, hem devlet ciddiyeti hem de toplumsal huzur açısından önemlidir.
Şeffaflık sağlandığında tartışmalar kendiliğinden sona erer.
Aksi durumda ise belirsizlik büyür ve güven duygusu zedelenir.
Ancak asıl mesele, yalnızca bir belgenin varlığı ya da yokluğu değildir.
Bu ülke uzun süredir aynı yönetim anlayışının etkisi altındadır. Bilimsel aklın, eleştirel düşüncenin ve liyakatin yeterince merkeze alınmadığı bir yönetim pratiğinin sonuçları, bugün hayatın pek çok alanında hissedilmektedir.
Çünkü yönetim tarzı, yalnızca bugünü değil, toplumun gelecekte nasıl düşüneceğini de şekillendirir.
Hukukun geri planda kaldığı bir düzen, zamanla hukuka mesafeli bir toplum üretir.
Bilimin önemsenmediği bir ortamda cehalet sıradanlaşır.
Liyakat yerine başka ölçütlerin öne çıktığı sistemlerde, vasatlık normalleşir.
Bu zincir, fark edilmeden ama istikrarlı biçimde ilerler.
Devlet aklı zayıfladıkça, ortak değerler de aşınır.
Doğru ile yanlış arasındaki sınırlar bulanıklaşır.
Gerçek geri çekildikçe, sessizlik erdem gibi sunulabilir.
Bunlar soyut kaygılardan ziyade günlük hayatta karşılaştığımız somut sonuçlardır.
Bu noktada ister istemez, Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet’i hangi temel ilkeler üzerine inşa ettiğini hatırlamak gerekir.
Cumhuriyet; kişilere göre şekillenen değil, aklın, bilimin ve hukukun rehberliğinde yürüyen bir düzen olarak tasarlanmıştır.
Bu miras nettir.
Devlet, kişisel hesaplara göre eğilip bükülmez.
Makamlar, hukukun üzerinde değildir.
Hiçbir yapı ya da yetki, sorgulamanın dışında tutulamaz.
Bugün asıl sorulması gereken soru şudur.
Türkiye, hukuk devleti ilkesini güçlendirerek mi yoluna devam edecek, yoksa belirsizliklerin gölgesinde mi savrulacaktır?
Bu soru ertelendiğinde, bedel zamanla ağırlaşır.
Bu nedenle konu, bir belge tartışmasının çok ötesindedir.
Bu mesele, bir devletin itibarını, kurumsal aklını ve geleceğini ne ölçüde koruyabildiğiyle ilgilidir.