Sabahın ilk çayı yeni demlenmişti. Köy kahvesinde her zamanki masa… Bir köşede traktör anahtarı… Bir köşede iskambil kâğıtları… Ortada ise memleket…
İçeri girer girmez Ali Ağa seslendi:
“Gel hele… Devlet yine bizim tarlaya uğramış.”
Herkes güldü.
“Ne olmuş?” dedim.
“Buğdayın fiyatını açıklamışlar.”
Kahve sessizleşti.
Kimse “Hayırlı olsun” demedi.
Çünkü herkes biliyor…
Fiyat açıklamakla para kazanılmıyor.
Kazanç, hesabın sonunda belli oluyor.
İsmail Dayı cebinden eski bir defter çıkardı.
Bir sayfaya mazotu yazmış.
Bir sayfaya gübreyi…
Bir sayfaya tohumu…
Bir sayfaya ilacı…
En son da buğday fiyatını…
Kalemi masaya bıraktı.
“Ben bu hesabı yapamadım. Devlet yaptıysa bize de anlatsın.”
Kimsenin verecek cevabı yoktu.
Tam o sırada kahveci çayları dağıttı.
“Borcunu sonra verirsin” dedi.
Ali Ağa gülümsedi.
“Artık köyde çayı veresiye, emeği peşin satıyoruz.”
Herkes başını önüne eğdi.
Masanın en sessizi konuştu bu kez.
Üniversiteyi bitirmiş, köye dönmüş genç bir çiftçi…
“Babam bu tarlaları bana bırakmak istiyor.
Ben de oğluma bırakmak isterim.
Ama galiba bana sadece banka borcu kalacak.”
İşte o cümleden sonra kahvede kimse çayını karıştırmadı.
Sessizlik bazen en ağır konuşmadır.
Sonra konu sadece buğday olmadı.
Arpa konuşuldu.
Pancar konuşuldu.
Ayçiçeği konuşuldu.
Süt konuşuldu.
Et konuşuldu.
Ama ortak cümle hep aynıydı:
“Üreten kazanmazsa bu memleket neyle kalkınacak?”
Tam o sırada emekli Mehmet Amca söze girdi.
“Ben kırk yıl çalıştım.
Çiftçi kırk yıl üretti.
Esnaf kırk yıl dükkân açtı.
Şimdi üçümüz de aynı şeyi konuşuyoruz:
Ay sonunu nasıl getireceğiz?”
Köy kahvesi bir anda Türkiye’nin özeti olmuştu.
Bir masada çiftçi…
Bir masada emekli…
Yan masada kamyon şoförü…
Kapının önünde küçük esnaf…
Konuları farklıydı ama dertleri aynıydı.
Kimse devletten servet istemiyordu.
Kimse köşeyi dönmenin hesabını yapmıyordu.
İstedikleri tek şey vardı:
Ektiklerinin karşılığını almak…
Çalıştıklarının hakkını almak…
Çocuklarını köyde tutabilecek bir gelecek görmek…
Kalkarken Ali Ağa arkamdan seslendi:
“Yaz oğlum bunları…
Ankara’da belki duyan olmaz ama hiç olmazsa tarih duysun.
Bir gün biri çıkıp da ‘Çiftçi neden üretmedi?’ diye sorarsa, cevabı bu kahvede bulsun.”
İşte o zaman anladım…
Türkiye’nin en doğru ekonomik raporu ne ekranlarda anlatılıyor ne de kalın dosyalarda yazıyor.
Asıl rapor, köy kahvesindeki boşalan sandalyelerde…
Satılığa çıkarılan traktörlerde…
İpotekli tarlalarda…
Ve artık umut yerine borç hesabı yapan çiftçinin gözlerinde yazıyor.