Her yıl 8 Mart geldiğinde aynı cümleleri kuruyoruz. Kadınların emeğinden, mücadelesinden söz ediyoruz. Çiçekler veriliyor, güzel temenniler paylaşılıyor. Ama ertesi gün çoğu şey değişmeden kalıyor. Oysa mesele, bir günü hatırlamak değil. Mesele, kadını gerçekten anlayabilmek.

Kadını anlamak; yalnızca şiddete karşı çıkmak ya da eşitlikten söz etmek değildir. Kadını anlamak, onun gündelik hayatta taşıdığı yükü fark edebilmektir. Evde, işte, sokakta, hayatın her alanında karşılaştığı görünmez engelleri görmek ve bu yükü paylaşabilmektir. Kadın, hayatın yarısı değildir; hayatın merkezidir.

Dünyada kadın olmak hâlâ zor. Eğitimde, istihdamda, siyasette eşitsizlikler sürüyor. Savaşlar, yoksulluk ve göç en çok kadınları etkiliyor. Üstelik bu tablo yalnızca geri kalmış ülkelere ait değil. Kendini “modern” diye tanımlayan toplumlarda bile kadınlar hâlâ eşit bir başlangıç çizgisine sahip değil.

Ama kadınları yalnızca mağduriyet üzerinden anlatmak da büyük bir haksızlık olur. Kadın; toplumu ayakta tutan, kültürü yaşatan, değerleri geleceğe taşıyan en güçlü damardır. Kadın emeğinin görünür olduğu toplumlar daha huzurlu, daha üretken ve daha adildir. Bu bir temenni değil, açık bir gerçek.

Türkiye’de kadın olmanın ise ayrı bir anlamı var. Cumhuriyet’in ilk yıllarında kadınlara tanınan haklar, zamanının çok ötesindeydi. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Dünya yüzünde gördüğünüz her şey kadının eseridir” sözü, kadınlara bakışın ne olması gerektiğini net biçimde anlatır. Kadın, bu toplumun süsü değil; kurucu öznesidir.

Bugün Türkiye’de kadınlar eğitimde, sanatta, bilimde, iş hayatında büyük başarılara imza atıyor. Buna rağmen kadın cinayetleri, iş yaşamındaki ayrımcılık ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği hâlâ ciddi bir sorun olarak karşımızda duruyor. Yani ilerleme var ama yeterli değil. Kazanımlar var ama güvencede değil.

Kadına değer vermek, bireysel bir hassasiyet meselesi değildir. Bu, bir toplumun hangi yönde ilerlemek istediğine dair bir tercihtir. Kadının kamusal hayatta daha fazla yer aldığı ülkelerde demokrasi güçlenir, adalet duygusu derinleşir. Kadınlar yalnızca kendileri için değil, herkes için daha adil bir dil kurar.

Bu yüzden kadın meselesini yalnızca sosyal bir başlık olarak ele almak eksik kalır. Kadın, aynı zamanda bir liderlik meselesidir. Kadın liderler; empatiyi, sağduyuyu ve kapsayıcılığı yönetim anlayışının merkezine koyar. Bugün dünyanın farklı ülkelerinde bunun başarılı örneklerini görüyoruz.

Türkiye’nin de artık bu eşiği aşması gerekiyor. Kadınların yalnızca desteklenen değil; yöneten, karar alan ve yön veren pozisyonlarda olduğu bir dönemi hak ediyoruz. “Ülkemiz bir kadın Cumhurbaşkanını hak ediyor” demek, bir slogan değil; bu toprakların birikimine duyulan bir güvendir. Ülkeye bir kadın eli değsin; barışı, adaleti ve sağduyuyu büyüten bir anlayışla.

8 Mart, bir günlüğüne hatırlamak için değil; her gün yeniden düşünmek için var. Kadını anlamadan toplumu anlamak mümkün değil. Toplumu anlamadan da geleceği kuramayız.

Belki de asıl sormamız gereken soru şu;
Kadınları gerçekten anladığımız bir ülkede yaşamak için biz bugün ne yapıyoruz?