“Toplum sevgiyle kaynaşır, adaletle yaşar, dürüst çalışmakla ayakta kalır.” Farabi
Demokrasi bugün Batı siyasetinin en sık kullanılan kavramlarından biri. Ancak ironik olan şu: Bu kadar çok savunulan başka hiçbir siyasal ideal, bu kadar az netliğe sahip değil. Liberalinden muhafazakârına, sosyalistinden popülistine kadar herkes “demokrasiden yana” olduğunu söylüyor. Peki, ama hangi demokrasiden?
Aynı kelime, farklı rejimler
Demokrasi kelimesi kökenini Antik Yunan’dan alıyor.
Demos (halk) ve kratos (iktidar) kelimelerinin birleşimi. Ancak burada söz edilen “halk”, bugünkü kapsayıcı anlamından çok uzak. Antik Yunan’da demos, esas olarak yoksul çoğunluğu, yani bugünün diliyle “avamı” ifade ediyordu.
Demokrasi kavramını ilk kullanan Herodot’tan bu yana, kavram hem övüldü hem yerildi. Platon, demokrasiyi “düzenli bir panayıra" benzeterek, aşırı özgürlüğün kaçınılmaz olarak kaosa yol açacağını savundu. Ona göre eşit olmayanlara eşit hak vermek adalet değil, adaletsizlikti.
Buna karşılık Spinoza, demokrasiyi insanın doğal özgürlüklerine en saygılı yönetim biçimi olarak tanımladı.
Abraham Lincoln ise Amerikan İç Savaşı’nın en karanlık günlerinde demokrasiyi şu cümleyle özetledi:
“Halkın, halk tarafından, halk için yönetimi.”
Demokrasi neden bu kadar tartışmalı?
Sorun şu, Demokrasi tarih boyunca istikrarlı bir çizgi izlemedi. Antik Yunan ve Roma’da kısa süreli deneyimlerden sonra uzun yüzyıllar boyunca ortadan kayboldu. Siyaset bilimci Robert Dahl ’ın benzetmesiyle demokrasi tarihi, “uçsuz bucaksız bir çölü geçerken arada birkaç tepeye rastlayan bir yolculuk” gibiydi.
Bu belirsizlik, demokrasinin herkes tarafından sahiplenilmesine yol açtı. 20. yüzyılda liberal, sosyalist, hatta faşist rejimler bile kendilerini “demokratik” olarak tanımladı. Bugün de otoriter yönetimlerin “seçim” ve “milli irade” vurgusuyla demokrasi iddiasında bulunması bu çelişkinin güncel örnekleri.
Çoğunluk mu, akıl mı?
Antik Yunan’daki tartışmalar bugünü şaşırtıcı ölçüde andırıyor. Sofist Protagoras ’ın “İnsan her şeyin ölçüsüdür” sözü, demokrasinin çoğunluk ilkesinin erken bir ifadesi olarak görülür. Ancak Platon ve Aristoteles bu noktada sert bir itiraz geliştirir;
Herkes akıl sahibi olabilir ama herkes yönetmeye ehil değildir.
Platon’a göre aşırı özgürlük, demokrasiyi kaçınılmaz olarak oklokrasinin, yani bilinçsiz kalabalıkların iktidarına sürükler. Bu da sonunda tiranlığı doğurur. Aristoteles ise meseleyi servet ekseninde okur: İktidar zenginlerin elindeyse oligarşi, yoksulların elindeyse demokrasi vardır.
Modern demokrasinin kırılma noktası
Bugün bildiğimiz modern demokrasi ise Orta Çağ’ın sonlarında şekillenmeye başladı. 1215 tarihli Magna Carta, kralın yetkilerini sınırlayarak hukukun iktidarın üzerinde olduğu fikrini ortaya koydu. Ardından Locke, Rousseau, Montesquieu ve Mill gibi düşünürler, bireysel haklar, temsil, kuvvetler ayrılığı ve ifade özgürlüğü gibi temel ilkeleri sistemleştirdi.
Robert Dahl’a göre bir rejimin demokrasi sayılabilmesi için yalnızca seçim yetmez. Özgür basın, örgütlenme hakkı, ifade özgürlüğü ve gerçek siyasi rekabet olmazsa demokrasi sadece bir etiketten ibaret kalır.
Bugün mesele ne?
Batı dünyasında demokrasi bugün bir rejim sorunu olmaktan çok bir meşruiyet sorunu haline gelmiş durumda. Sandık var, ama güven az. Seçimler yapılıyor, ama temsil tartışmalı. Halk adına konuşanlar artıyor, halkın kendisi siyasetten uzaklaşıyor.
Bu tablo, Antik Yunan’dan bu yana sorulan temel soruyu yeniden gündeme getiriyor.
Kim yönetmeli, nasıl yönetmeli ve kimin adına?
Demokrasi belki de hiçbir zaman tek bir tanıma sığmadı. Ama bugün asıl mesele, onun adıyla değil içeriğiyle yüzleşip yüzleşmediğimizdir…