Son günlerde eğitim üzerine yapılan bazı açıklamalar ister istemez birçok insanı geçmişe götürdü. Özellikle “eskiden okullarda şu yoktu, bu yoktu” şeklindeki değerlendirmeleri duyunca insan kendi çocukluğunu hatırlıyor. Çünkü bir dönemi yalnızca fiziksel imkânlarla anlatmak çoğu zaman eksik bir fotoğraf ortaya çıkarır.

Benim hafızamda eğitim ve çocukluk denince takvimler 1980 yılını gösterir. O yıl ilkokula başlayan bir çocuğun gözünden baktığınızda Türkiye bugünkünden çok farklıydı. Teknoloji bugünkü kadar hayatın merkezinde değildi. Evlerde bilgisayar yoktu, cep telefonu yoktu, internet yoktu. Dijital oyunlar, sosyal medya, tabletler… Bunların hiçbiri hayatımızın parçası değildi.

Ama o yılları hatırladığımda aklıma gelen ilk kelime eksiklik değil, sadelik ve huzur oluyor.

Elbette bugünkü anlamda teknolojik imkânlar sınırlıydı. Okulların fiziki şartları bugünkü kadar gelişmiş değildi. Akıllı tahtalar yoktu, projeksiyon cihazları yoktu. Ama okullarda çok güçlü bir şey vardı.

Öğretmen.

O yıllarda öğretmen sadece ders anlatan bir meslek sahibi değildi. Öğretmen aynı zamanda bir karakter inşa eden insandı. Bir öğretmenin sınıfa girişi bile farklıydı. Sınıf bir anda toparlanırdı. Herkes ayağa kalkar, öğretmenine saygısını gösterirdi. Bu bir formalite değil, içten gelen bir saygının göstergesiydi. Çünkü öğretmen yalnızca okulda değil, hayatın içinde de bir otoriteydi. Bir öğretmenin sözü aileler için de kıymetliydi. Hatta çoğu zaman öğretmen, anne babanın bile üzerinde bir saygı görürdü.

Bugün geriye dönüp baktığımda şunu çok net görüyorum. O yıllarda öğretmenler yalnızca bilgi öğretmezdi; insan yetiştirirdi.

Bizim çocukluğumuzda hayat büyük ölçüde mahalle kültürü içinde şekillenirdi. Mahalle yalnızca insanların yan yana yaşadığı bir yer değildi. Adeta bir eğitim alanıydı. Mahalle, bizi farkında olmadan topluma ve aile olmaya hazırlayan bir sistemdi.

Mahallede herkes birbirini tanırdı. Büyükler yalnızca kendi çocuklarına değil, mahalledeki bütün çocuklara göz kulak olurdu. Bir çocuk yanlış bir davranış yaptığında onu uyaran sadece ailesi değil, mahallenin büyükleri de olabilirdi. Bu durum kimseye garip gelmezdi. Çünkü o mahalle aslında bir bakıma geniş bir aile gibiydi. Bu kültür bizi yalnızca büyütmedi; aynı zamanda toplum olmayı öğretti.

Yaşıtlarımız arkadaşımızdı. Küçüklerimiz kardeşimiz. Büyüklerimiz ise saygı duyulması gereken bir üst nesildi. Bu denge hayatın her alanında hissedilirdi. Bir büyüğün yanında yüksek sesle konuşmak bile ayıp sayılırdı. Bir öğretmenin karşısında ses yükseltmek ise neredeyse düşünülemezdi.

Mahallede yazılı olmayan ama herkesin bildiği kurallar vardı. Paylaşmak, selam vermek, büyüklerin sözünü dinlemek, küçüklere sahip çıkmak… Bunları biz görerek ve yaşayarak öğrenirdik.

Okulların imkânları sınırlıydı ama hayat güzeldi. Tuvaletler vardı, kantinler vardı. Kantinlerde ayran, simit, sade gazoz ya da sarı gazoz gibi küçük mutluluklar sunulurdu. Çocuklar bunları paylaşmayı bilir, birbirleriyle dayanışmayı öğrenirdi. Küçük şeylerle mutlu olmayı bilirdik.

Teknoloji yoktu ama sokak vardı. Akşam ezanına kadar süren sokak maçları vardı. Kaleler bazen iki taş parçasından ibaretti ama o maçların heyecanı bugün hiçbir dijital oyunda yoktur. Çünkü o oyunların içinde yalnızca rekabet değil, dostluk da vardı.

Evlerimizde de farklı bir düzen vardı. Çoğu ailede tek maaşla ev geçindirilirdi. Babalar çalışır, anneler evin düzenini kurardı. Ama o tek maaşla çocuklarını okutmak, onları iyi yetiştirmek için büyük bir emek verilirdi. Belki bugünkü kadar çok imkân yoktu ama güçlü bir aile dayanışması vardı.

Bir de o dönemin unutulmaz alışkanlıklarından biri vardı.

Akşam haberleri.

O yıllarda televizyon denince akla çoğu zaman tek kanal gelirdi: TRT. Eski kuşakların “ajans” dediği akşam haberleri neredeyse her evde izlenirdi. Saat geldiğinde televizyon açılır, küçük büyük herkes ekranın karşısına geçerdi. Bu sadece bir haber bülteni değil, bir memleket bilinci yaratma aracıydı. Çocuklar da o haberleri izler, ülkenin meselelerini dinler, büyüklerin tartışmalarını duyardı. Böylece her nesil kendi çağının sorunlarına hâkim olarak büyürdü.

Bugün geriye dönüp düşündüğümde o dönemde televizyonlarda şiddetin, mafya hikâyelerinin ya da karanlık karakterlerin yaygın olduğunu hatırlamıyorum. Televizyon daha sade, ölçülü, eğitici bir araçtı.

Bütün bunları anlatırken geçmişi abartılı bir şekilde güzelleştirmek gibi bir niyetim yok. Elbette o yılların da zorlukları vardı. Bugünün teknolojik gelişmeleri eğitim açısından çok önemli fırsatlar sunuyor.

Ama geçmişi sadece “yokluklar” üzerinden anlatmak da eksik olur. Çünkü o yıllarda güçlü olan şeyler vardı. Toplum bilinci, aidiyet duygusu, paylaşmak, saygı, mahalle kültürü, aile dayanışması ve öğretmenlerin karakter inşa eden rolü…

Ve bütün bunların içinde büyüyen bir nesil vardı.

O yüzden geçmişe bakarken sadece “ne yoktu” sorusunu sormak yerine şu soruyu da hatırlamak gerekir;

Siz yoktunuz, biz vardık…