Bugün Şarkıların Dili köşesinde size alışılmışın biraz dışında, hatta müzik tarihinde eşi benzeri zor bulunan bir şarkıyla seslenmek istiyorum. Adını ilk duyduğumuzda bile gizem barındıran, başladığında nereye varacağını kestiremediğimiz bir eser… “Bohemian Rhapsody”
Bu şarkı, yalnızca bir Rock klasiği değildir. Bir iç hesaplaşma, bir kimlik itirafı ve belki de bir vedanın melodilere dökülmüş hâlidir. Ve bu hikâyenin merkezinde, sahnede devleşen ama kendi içinde fırtınalar taşıyan bir isim vardır. ‘’Freddie Mercury’’
Bohemian Rhapsody’nin ortaya çıkışı, klasik “bir gecede yazıldı” masallarından değildir. Freddie Mercury’nin bu şarkının parçalarını yıllar boyunca zihninde taşıdığı, hatta bazı notları defterlerinde sakladığı bilinir. Şarkı, tek bir formdan oluşmaz. Adeta üç, dört ayrı eserin tek bir bedende birleşmiş hâlidir. Bir baladla başlar, operatik bir kaosa sürüklenir, sert bir Rock patlamasıyla sarsar ve sonunda yorgun bir kabullenişle biter. (Balad, müzikte genellikle yavaş tempolu, duygusal, anlatı ağırlıklı şarkılar için kullanılan bir terimdir. Kökeni, bir hikâye anlatan şiirlere ve halk şarkılarına dayanır.)
Bu yapı bile bize şunu söyler.
Bu şarkı, düzenli bir anlatı değil, parçalanmış bir ruh hâlinin sesidir.
Peki, hikâyesi var mı? Açıkça anlatılmış, doğrulanmış tek bir hikâye yok. Ama belki de Bohemian Rhapsody’nin gücü tam olarak buradan gelir. “Mama, just killed a man” dizesi, yıllardır gerçek bir cinayet mi yoksa sembolik bir kopuş mu tartışmalarına yol açar. Birçok müzik yazarı ve hayran için bu satır, Freddie Mercury’nin eski kimliğini, toplumun ondan beklediği “normal” hayatı öldürmesiyle ilgilidir. Ailesi, kökeni, cinsel kimliği ve sahnedeki persona arasında sıkışmış bir adamın iç çığlığıdır bu.
(Persona; Bir sanatçının sahneye çıktığında sergilediği karakter, yani gerçek hayattaki hâlinden kısmen ya da tamamen farklı olabilen bilinçli olarak oluşturulmuş kimliği.)
1970’lerin ortasına gittiğimizde, dünya büyük bir geçiş dönemindedir. Vietnam Savaşı’nın yaraları tazedir, gençlik hareketleri otoriteye karşı sesini yükseltmiştir, bireysellik ilk kez bu kadar güçlü bir şekilde talep edilmektedir. Müzikte ise kalıplar hâlâ baskındır. Şarkılar kısa olmalı, nakaratı akılda kalıcı olmalı, radyoya uygun süreyi aşmamalıdır. Bohemian Rhapsody ise altı dakikaya yaklaşan süresiyle, nakaratı bile net olmayan yapısıyla tüm bu kurallara meydan okur. O dönem plak şirketleri şarkının “fazla karmaşık” olduğunu söylerken, dinleyici tam tersini hisseder. Bu karmaşa, onların da iç karmaşasıdır.
Şarkı yayımlandığında ilk etki şaşkınlıktır. Ardından hayranlık gelir. İnsanlar bu eseri sadece dinlemez, çözmeye çalışır. Sözler tekrar tekrar okunur, anlamlar aranır. Çünkü Bohemian Rhapsody dinleyeni pasif bırakmaz. Onu düşünmeye zorlar. Bu yönüyle şarkı, bir eğlence nesnesi olmaktan çıkıp bir deneyime dönüşür.
Türkiye’ye geldiğimizde ise Bohemian Rhapsody’nin yolculuğu biraz daha sessiz ama bir o kadar kalıcıdır. 1970’lerin sonu ve 80’lerin başında, yabancı müziğe erişimin sınırlı olduğu bir ülkede bu şarkı, kasetler, plaklar ve kulaktan kulağa dolaşarak sevilir. Sözlerini tam olarak anlamayan dinleyici bile melodinin dramatik gücüne kapılır. Operatik bölüm, Türk dinleyicinin aşina olduğu teatral anlatımla garip bir uyum yakalar. Yıllar içinde film sahneleri, radyo programları ve anma geceleriyle Bohemian Rhapsody ülkemizde de “zamansız” şarkılar arasına yerleşir.
Peki, bize ne kattı bu şarkı? Her şeyden önce şunu öğretti bence.
Müzikte sınır yoktur.
Bir şarkı hem Rock olabilir, hem opera esintisi taşıyabilir, hem de kişisel bir itiraf barındırabilir. Ayrıca duyguların net, düzgün ve anlaşılır olmak zorunda olmadığını gösterdi. Kafamız karışıkken de, korkarken de, kendimizi suçlarken de sanat üretebileceğimizi fısıldadı.
Bohemian Rhapsody, dinleyene şunu sorar aslında.
“Gerçekten kim olmak istiyorsun?”
Ve belki de bu yüzden yıllar geçse de eskimez. Çünkü bu soru, her dönemde geçerlidir.
Bir şarkı düşünün, yazıldığı dönemi aşsın, yazan kişiden bağımsızlaşsın ve her dinleyenin hikâyesine başka bir yerden dokunsun. İşte Bohemian Rhapsody tam olarak budur.
Bir cevap değil, cesur bir sorudur.
Ve bazı şarkılar, sadece dinlenmez; insanın içine yerleşir.