İnsanoğlu, var olduğundan beri değişime aşıktır; ama sadece teoride. Hepimiz hayatımızın bir sabah aniden, pürüzsüzleşmesini bekleriz. Değişim istiyoruz, evet; ama bu değişimin bize zahmet vermeden, kapıya gelen bir kargo paketi gibi hazır, nazır ve tercihen "ücretsiz kargo" seçeneğiyle gelmesini arzuluyoruz...
Gelin biraz kendimize bakalım:
Birçoğumuzun hayat planı, sabah içilen kahvenin telvesiyle gökyüzündeki gezegenlerin ruh hâli arasında gidip gelir. “Bu yıl benim yılım olacak” deriz. Neden? Çünkü takvimde bir rakam değişmiştir. Sanki zaman, biz koltukta oyalanırken gizlice bizim için başarı biriktiriyordur.
Burçlar meselesi burada devreye girer. Jüpiter Yay burcuna geçti diye umutlanmak; insanın kendi iradesini milyonlarca kilometre ötedeki bir gaz kütlesine devretmesi ne kadar düşündürücü…Merkür geri gidiyorsa sorumluluğu bırakırız. Korkularımızı gökyüzüne emanet ederiz. “Şu an karar almıyorum” demek çoğu zaman “Hata yapmaktan korkuyorum ve faturayı Merkür’e kesmek daha masrafsız” demenin en kibar yolu. Evren çok meşguldür ama nedense bizim ertelediğimiz hayatla yakından ilgileniyordur!..
Sonra ritüeller gelir. Bolluk taşları, para çeken kağıtlar, frekans ayarları… Evrene enerji yollarız; ama iş eyleme gelince sinyal kesilir. Oysa evrenin dili niyet değil, eylemdir. Ritüeller iyidir, zihni odaklar; ama ayakkabılarını giymediğin sürece hiçbir ritüel seni bulunduğun yerden bir adım ileri götürmez.
Bir de her şeyi şansa bağlama alışkanlığımız var. “Ben çok şanssızım” cümlesi, insanın kendine söylediği en konforlu yalandır. Çünkü şanssızsan suçlu sen değilsindir; talih kuşu sizin mahalleden geçmemiştir, rüzgâr tersten esmiştir. Bu, sorumluluk almaktan kaçmanın en "şanslı" yoludur.
Oysa "şanssızlık" dediğimiz o karanlık dönemler, genellikle hayatın bize "Hey, yanlış yoldasın, başka bir yöne bak!" diye attığı hafif tokatlardır. Ama biz o tokatın nedenini anlamaya çalışmak yerine, yanağımızı tutup "Neden ben?" diye sızlanmayı tercih ederiz. Belki de o başarısızlık hikayesinin içinde, sadece senin görebileceğin gizli bir kapı kolu var. Ama sen, şanssızlık tabelasına o kadar odaklanmışsın ki, kapıyı açıp içeri bakmaya tenezzül bile etmiyorsun. Belki de o "şanssız" yıl, senin gerçek gücünü keşfetmen için tasarlanmış bir antrenman kampıydı; ama sen kampı "tatil köyü" sanıp şikâyet ettin.
Bakın etrafınıza, herkes bir şeyi bekliyor. Pazartesi’yi bekliyor, ay başını bekliyor, çocukların büyümesini bekliyor, emekliliği bekliyor... Beklemek, hayatı ertelemenin en meşru yoludur. Kimse size "Neden bekliyorsun?" demez; çünkü onlar da bekliyor. Hep birlikte, sanki bir tren istasyonundaymışız ve trenin gelip bizi harikalar diyarına götüreceğine dair gizli bir sözleşme imzalamışız gibi oturuyoruz. Ama küçük bir detay var: Raylar henüz döşenmedi ve rayları döşemesi gereken kişi de bizzat sizsiniz.
Yeni yıl yaklaşınca umutlar kabarır. “Gitsin bu kötü yıl” denir. Sanki hepimiz, 31 Aralık gecesi saatler tam 00:00’ı gösterdiğinde işletim sistemimize devasa bir güncelleme gelecekmiş gibi bekliyoruz. Sanıyoruz ki o saniye geçtiğinde; tüm tembelliklerimiz silinecek, kredi kartı borçlarımız buharlaşacak, metabolizmamız bir anda ışık hızına çıkacak ve o her pazartesi ertelediğimiz "yeni ben" bir süper kahraman gibi belirecek.
Ama sabah uyandığınızda (muhtemelen öğleden sonra ve biraz baş ağrısıyla), aynadaki o kişi hala aynı kişi olacak.
"Yeni Yıl Getirsin..." Peki Sen Gidip Alacak mısın?
En sevdiğimiz cümle kalıbı: "Yeni yıl bana sağlık, huzur ve para getirsin." Dikkat edin, cümledeki özne biz değiliz, "Yeni Yıl." Sanki 2026, elinde hediye paketleriyle kapı kapı dolaşan bir kurye! Biz ise kapının arkasında pijamalarımızla oturmuş, şansımızın teslim edilmesini bekliyoruz.
"Yeni yıl bana iyi gelsin" demekle "Piyango biletine ikramiye çıkmasını beklemek" arasında hiçbir fark yok. İkisi de pasif bir bekleyişin, sorumluluğu zamanın ruhuna devretmenin bir yolu. İşler yolunda gitmediğinde ise suçlu zaten hazır: "2025 bana hiç uğurlu gelmedi." Zavallı takvim rakamları! Sizin spor salonuna gitmemenizden, o riskli ama gerekli kararı almamanızdan ya da konfor alanınızda beklemenizden koskoca 365 gün mü sorumlu?
Ocak ayının ilk haftası spor salonlarının neden mahşer yeri gibi olduğunu hiç düşündünüz mü? Çünkü herkes o "takvim yaprağının gücüne" inanarak oradadır. Ancak Şubat geldiğinde, o kutsal inanç buharlaşır ve salonlar yine o eski, sıkıcı ama kararlı müdavimlerine kalır. Neden? Çünkü değişim, bir iradenin ürünüdür.
Yeni yıldan beklentilerimiz o kadar büyük ki, altında kalıp eziliyoruz. "Bu yıl hayatımı kökten değiştireceğim" gibi devasa cümleler kurmak yerine, "Bu sabah yatağımı toplayacağım" demek çok daha devrimcidir. Ama biz, küçük adımların o iğne ucu kadar sızlatan gerçekliğinden kaçıp, "yeni yılın büyük mucizelerine" sığınmayı daha romantik buluyoruz.
Bir yıla “şanssız” damgası vurup çöpe atmak, o yılın sana bıraktığı deneyimi de çöpe atmaktır. Belki hayat sana “Burada artık sana ekmek yok” diyordu. Sen ise sadece bitmesini bekledin. Bir yılı bekleyerek geçirmek, ömürden bir yılı sessizce harcamaktır.
Değişim büyük patlamalarla gelmez. Bir sabah uyanıp bambaşka biri olmazsın. Değişim; burç yorumu okumak yerine bir sayfa kitap açtığında, evrene mesaj göndermek yerine bir e-posta yazdığında, “kader” dediğin duvarı tırnaklarınla kazımaya başladığında başlar.
Gerçek mesele şu: Adım attığın an, hikâyenin yazarı olursun. Ve artık suçlayacak bir “şanssızlık” kalmaz. Bu korkutucudur ama özgürleştiricidir.
Yeni bir yıla değil, yeni bir bakış açısına ihtiyacın var. Şans, gökten düşen bir ödül değildir. Şans, sen yerin sağlamlığına güvenip yürümeye başladığında ortaya çıkar.
Şimdi kahvenden bir yudum al ve düşün:
Gerçekten değişmek mi istiyorsun, yoksa değişimi hayal etmek mi hoşuna gidiyor?
Gökyüzü yerinde duruyor. Takvim yaprakları değişiyor.
Peki ya sen?...
Oysa her sabah dünya senin için yeniden kurulur.
Mucize beklemeyi bırak.
Bu kez mucizenin kendisi ol...
Hayat, yalnızca kendi ritmini bulana eşlik eder.
Yeni Başlangıcın Kutlu Olsun...