İnsanlık tarihi, kavramların içini boşaltıp onları birer ambalaj kâğıdı olarak kullanma sanatının tarihidir. Bugün ağzımızdan düşürmediğimiz "demokrasi", "hukuk devleti" ve "adalet" gibi kelimeler, ne yazık ki çoğu zaman sistemin çarkları arasında ezilenlerin çığlığını bastırmak için kullanılan birer gürültü makinesinden ibaret. Jeffrey Epstein davası, bu devasa illüzyonun sadece en görünür, en "magazinel" ve en mide bulandırıcı halkasıdır.

Ancak mesele sadece bir sapığın sapkınlıkları değildir; mesele, bu sapkınlığın nasıl olup da onlarca yıl boyunca, dünyanın en prestijli kurumlarının ve en "saygın" isimlerinin gözü önünde, adeta bir kamu hizmetiymişçesine sistematik bir şekilde sürdürülebildiğidir.

Epstein davasına baktığımızda gördüğümüz şey, 50’den fazla çocuğun istismar edilmesi kadar korkunç olan başka bir gerçektir: Suçun, gücün elinde nasıl eritildiği. Bir adam düşünün; diploma sahteciliğinden finansal manipülasyonlara kadar her türlü şaibenin içinde, ama etrafında bir avukat ordusu, arkasında polis merkezlerine baskı yapabilecek bir nüfuz ve önünde yargı sürecini tıkatacak bir para trafiği var. Bu adam, bu "gücü" nereden alıyor? Sadece banka hesabından mı? Hayır. Bu gücü, ona tapan, onunla yan yana görünmekten onur duyan, onun sofrasındaki kırıntılarla beslenmeyi başarı sayan toplumsal iradeden alıyor.


Toplum dediğimiz o büyük kütle, her zaman güçlünün yanına konumlanma eğilimindedir. Bu, ilkel bir korunma içgüdüsünden ziyade, ahlaki bir çürümenin sonucudur. Güce tapmak, beraberinde suçun estetikleştirilmesini veya meşrulaştırılmasını getirir. "Adam yapmış ama zeki", "Bak ne kadar güçlü, herkes elini öpüyor" cümleleri, aslında o suçun örtbas edilmesine atılan ilk toplumsal imzalardır. Epstein örneğinde, istismar edilen çocukların geçmişlerindeki travmaların birer "savunma argümanı" olarak kullanılması, mağdurun zaten "kurban edilmeye uygun" gösterilmesi, bu sömürü sisteminin en iğrenç aparatıdır.

Bu meseleyi "Batı’nın ahlaksızlığı" veya "kapitalizmin çöküşü" diye yaftalayıp kenara çekilmek, kendi bahçemizdeki pisliği görmezden gelmektir. Sömürü sisteminin ne dini vardır ne ırkı ne de coğrafyası. Bugün Epstein üzerinden Amerika’yı konuşurken, aslında kendi ülkemizde isimleri değişen ama yöntemleri aynı kalan onlarca vakayı görmezden geliyoruz. Diploma sahteciliğiyle bir yerlere gelenler, kamunun malını kendi mülkü gibi kullananlar, çocuk istismarını "bir kereden bir şey olmaz" diyerek geçiştirenler veya bir cemaatin, bir siyasi grubun, bir holdingin koruması altında suç işleme özgürlüğü kazananlar... Bunlar, Epstein’ın yerel şubeleridir.


Bizim coğrafyamızda da "güçlü" olanın dokunulmazlığı, bir tür toplumsal sözleşme gibidir. Bir siyasetçinin, bir iş adamının ya da "nüfuzlu" bir figürün karıştığı suçlarda, toplumun büyük kesimi adaletin tecelli etmesini beklemek yerine, o gücün altında nasıl bir pay alabileceğine bakar. "Hukuk" ve "adalet" gibi havalı kelimeler ise sadece bu karanlık ilişkiler ağını perdelemek için kullanılan birer sahne dekorudur. Eğer suçlu sizin "tarafınızdaysa", hukuk bir engeldir; eğer suçlu "karşı taraftaysa", hukuk bir silahtır. Oysa gerçek adalet, gücün karşısında kim olduğuna bakmaksızın eğilmeyen tek terazidir.


Epstein’ın biyografisindeki o sahte diploma meselesi, aslında tüm bu çürümenin çekirdeğidir. Bir toplumda "başarı" her ne pahasına olursa olsun kutsanıyorsa, o başarının hangi yollarla elde edildiği bir ayrıntıya dönüşür. Sahte diploma, sahte kariyer, sahte dindarlık veya sahte entelektüellik... Hepsi aynı kapıya çıkar: "Ben güçlüyüm ve sistem beni koruyor."
Toplum olarak biz, bu sahteliği el birliğiyle besliyoruz. Birinin sahtekâr olduğunu bildiğimiz halde ona "sayın" demeye devam ettiğimizde, o kişinin işlediği tüm suçlara ortak oluyoruz. Epstein’ı savunan avukat ordusu, sadece para için orada değildi; onlar o gücün bir parçası olmanın hazzını ve dokunulmazlığını satın alıyorlardı. Bizim çevremizde de haksızlık yapanın sırtını sıvazlayan her el, adaletin tabutuna çakılan bir çividir.

Şimdi Aynaya Bakma Vakti:
"Ah ne kötü insanlar var", "Dünya ne iğrenç bir yer" demek, modern insanın vicdan azabını dindirme yöntemidir. Bir tweet atarak, bir videoya yorum yaparak dünyayı kurtardığımızı sanıyoruz. Oysa dünya, klavye başında değil, en yakınımızdaki adaletsizliğe "dur" dediğimizde değişmeye başlar.
Epstein’ı yaratan sistem, sadece okyanus ötesindeki bir pedofili ağı değildir; o sistem, torpil yaptırırken hakkı yenen kişiyi düşünmediğimizde, sahte bir başarıyı alkışladığımızda, güç sahibine karşı dalkavukluk ettiğimizde ve "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" dediğimizde bizim ellerimizle de inşa ediliyor.
Eğer gerçekten bir şeyi değiştirmek istiyorsak, büyük lafları, havalı demokrasi tanımlarını ve küresel komplo teorilerini bir kenara bırakmalıyız. En yakınınızda ne var? Hangi haksızlığa göz yumdunuz? Hangi "güçlü" haksızın elini sıktınız? Hangi liyakatsizliğe sessiz kaldınız?
Sömürü sistemi, A’dan Z’ye her hücremize sızmış durumda. Bu sistemden kurtulmanın tek yolu, sistemin kutsallaştırdığı o "güç" tapınağını yerle bir etmektir. Bunun için de kahramanlara ihtiyacımız yok; sadece kendi hayatında omurgalı duran, doğruya doğru, yanlışa yanlış diyebilen insanlara ihtiyacımız var.
Bırakın uzaklardaki canavarlara taş atmayı. Dönün ve yanı başınızdaki çürümüşlüğü temizleyin. Çünkü adalet, biz susmayı bıraktığımızda ayağa kalkacaktır. Aksi takdirde, her gün yeni bir Epstein hikayesi dinler, "vah vah" der ve o sistemin sömürdüğü kurbanlardan biri olmaya devam ederiz...

Sustuğunuz her haksızlığın suç ortağı olduğunuzu unutmadan kalın...