Bazen kelimeler, insanın boğazında koca bir taş gibi kalıyor. Ne yutkunabiliyorsun ne de kusup atabiliyorsun. 6 Şubat sabahı saat tam 04.17’de bizim hayatımız, inancımız, güvenimiz ve "yarın" dediğimiz o parlak hayallerimiz kökünden sökülüp alındı.

Televizyonun karşısına çakılıp kaldığımız o ilk anları hatırlıyor musunuz? Hani o telefonların çekmediği, internetten düşen her fotoğrafın bir kurşun gibi kalbe saplandığı o bitmek bilmeyen sabahı...
Aslında ne desek boş, biliyorum. Bazı acıların gerçekten tarifi yok. Birine "nasılsın?" demeye utandığımız, sıcak ekmeği bölerken içimizin sızladığı, başımızı yastığa koyarken o betonların altındakileri düşünüp uykudan kaçtığımız bir zamana hapsolduk. O gün sanki dünya üzerimize devrildi de biz o ağırlığın altında nefessiz kaldık.

Aradan zaman geçti diyorlar. Evet, günler, haftalar, aylar, yıllar geçiyor. Ama hangimiz o günden beri tam anlamıyla "tamam" hissediyoruz ki? Hangimizin içinde bir şeyler o gün o tozlu molozların arasında kalmadı?...

Düşünsenize; bir akşam önce akşam yemeğinde ne pişireceğini, ertesi gün işe ne giyeceğini düşünen binlerce insan, bir dakika sonra o zifiri karanlıkta bir elin uzanmasını beklerken buldu kendini. O dondurucu soğukta "Sesimi duyan var mı?" çığlığı, sadece binaların arasında değil, hepimizin ruhunda yankılandı. Ama o karanlığın ortasında bir şeyi de çok net gördük: Birbirimizi. Hiç tanımadığımız birinin acısı için hıçkıra hıçkıra ağlamayı hatırladık. Bir battaniyeyi bölüşmeyi, elimizdeki son kuruşu oraya ulaştırmak için çırpınmayı... Kimsenin kimseye kimliğini sormadığı, sadece "can" olduğu için koştuğu o dayanışma hali... Keşke dedik, keşke bu kadar ağır bir bedel ödemeseydik insan olduğumuzu hatırlamak için. Keşke binlerce canımız gitmeseydi birbirimize sarılmamız gerektiğini anlamamız için.

Kader mi, İhmal mi?
O enkazların başında beklerken yas tutmanın yanında biz aslında kendimizi, sistemimizi, ahlakımızı da sorguladık. O sessiz, ruhsuz yığınlara bakarken insanın içi yanıyor: Bu gerçekten kaderimiz miydi? Yoksa birilerinin ihmallerinin, "bir şey olmaz"cılığının, açgözlülüğünün bize bıraktığı birer utanç anıtı mı?
Yıllarca "evim" diye sığındığın, çocuklarını büyüttüğün o dört duvarın, bir gece yarısı sana mezar olması hangi kitaba, hangi vicdana sığar? O beton yığınları sadece demirden, çimentodan çalınanlarla yükselmedi; onlar biraz da sorumluluktan kaçanların, denetlemeyenlerin, "idare edelim" diyenlerin eseriydi.
O beton yığınlarına baktığımızda, orada kaç çocuğun hiç oynanamamış oyuncağı kaldı. Kaç gencin o çok istediği diploması, kaç annenin yıllarca emek verip hazırladığı çeyizi, kaç babanın ömrünü verip aldığı evin anahtarı... Bir insanın bütün bir ömrünü sığdırdığı her şeyin bir dakikada un ufak olması doğanın kanunu olamaz. Doğa sarsar ama insan öldürür. Biz, o binaları canın önüne koyan rant hırsımızla o enkazları kendi ellerimizle yükseltmişiz aslında.

Sustukça, görmezden geldikçe, "bir imza atıver ne olacak?" dedikçe aslında kendi geleceğimizi o enkazın altına süpürmüşüz. Bu sitemim sadece o çürük binaları diken müteahhitlere, o binalara onay verenlere, denetlemeyi kâğıt üstünde yapanlara, imar aflarıyla insanların canını piyangoya çevirenlere... Ve bu kadar büyük bir felaketten bile ders çıkarmayıp, yarın yine aynı hatalara yelteneceklere...

Unutmayın, o enkazların altından sadece cansız bedenler çıkmadı. O gün hepimizin dürüstlüğü, liyakati ve insanlığı da o yıkıntıların altında sınav verdi ve maalesef, biz o sınavda çok ağır bir enkazın altında kaldık. Şehirleri yeniden kuruyorlar belki ama ya o boşluk? Bir insanın en yakınının sesini son bir kez duyamadan gidişinin yarattığı o boşluk hangi binayla dolar?...

Şu an sorsanız, hepimiz "yaşıyoruz" deriz. Ama bir yanımız hep o soğuk sabahın karanlığında, o enkazın başındaki ateşin başında bekliyor. Bizim kalbimiz hâlâ o enkazın altında bir yerlerde atıyor.
Ölenlere rahmet, kalanlara sabır demek bazen çok yetersiz kalıyor ama elimizden geleni yapmaktan, unutmamaktan ve en önemlisi de hesap sormaktan başka çaremiz yok. Unutmak, o enkazın altında kalanlara bir ihanettir. Bizim görevimiz, o gün dökülen her damla gözyaşının sorumluluğunu omuzlarımızda taşımak ve bir daha hiçbir çocuğun oyuncağının molozlar arasında kalmadığı bir dünya kurmaktır.
Hepimizin başı sağ olsun. Ama başımız sağ olurken, vicdanımız da artık bir zahmet uyanık kalsın...