Geçen gün bir arkadaşımla otururken laf arasında dedi ki: "Bazen o kadar çok ses var ki içeride, en yüksek sesli şarkıyı açıp sadece susmasını bekliyorum." Sustu mu peki? Hayır. Sadece gürültü gürültüyü bastırdı ama o dipteki sızı, o rahatsız edici frekans orada, masanın altında bacağını sallamaya devam etti...
Bizim en büyük yanılgımız, görmediğimiz şeyin yok olduğunu sanmak. Bu, çocukça bir sihirbazlık numarasına inanmak gibi bir şey. Elini gözünün önüne siper edince dünya kararmıyor, sadece sen bakmayı reddediyorsun. Ama o reddettiğin dünya, senin körlüğünden güç alarak büyümeye devam ediyor. Zihin, bir çöplük değildir ki içine attığın her şey orada çürüyüp gitsin. Aksine, zihin bir seradır. Oraya neyi gömersen o şey, güneş görmese de kök salar, nemden beslenir ve bir gün betonun altından çatlaklar oluşturarak yüzeye çıkar.
Şimdi dürüst olalım; o çok sevdiğin şarkıyı dinlerken ya da bir meşgaleye çılgınlar gibi sarılırken aslında neyi erteliyoruz? O anlık konforun maliyeti, yarının ağır enkazı değil mi? Sorunlar, bizden kaçtıkça küçülmüyor; aksine biz onlara sırtımızı döndükçe onlar sırtımızda birer kambura dönüşüyor. Bir gün o kambur öyle bir ağırlaşıyor ki, artık dik yürüyemez hale geliyoruz. Sonra da "Neden bu kadar yorgunum?" diye soruyoruz kendimize. Yorgunsun, çünkü kaçmak, yüzleşmekten bin kat daha fazla enerji harcatır insana. Kovalamaca yorar, durup bakmak ise sadece bir anlık cesaret ister...
İnsan ruhu, ertelenmiş kararların ve susturulmuş feryatların mezarlığı haline geldiğinde, o mezarlıktan gelen kokuyu hiçbir parfüm, hiçbir müzik, hiçbir yapay neşe örtemez. Bir yerden sonra o "kaçış" dediğin şey, seni koruyan bir kalkan olmaktan çıkıp, seni içine hapseden bir hücreye dönüşür. Kendi zihninin içinde mülteci gibi yaşarsın...
Gerçekten orada olan bir şeyi yok saymak, onu daha da gerçek kılar. Kaçtığın o mesele; bir borç gibi, bir pişmanlık gibi ya da çözülmemiş bir yas gibi bekler. Sen ne kadar hızlı koşarsan koş, o senin gölgenin içindedir ve biliyorsun ki, ışıklar söndüğünde gölgeler kaybolmaz, sadece karanlıkla birleşip her yeri kaplarlar.
Belki de artık o perdeyi aralamanın vaktidir. Dışarıda fırtına mı var? Bırak olsun. Camın kırılacaksa kırılsın. Çünkü o cam kırılmadan içeriye taze bir hava girmez. Bastırdığın her duygu, susturduğun her düşünce seni biraz daha eksiltiyor. Kendine bir iyilik yap; bugün o müziği kapat. O sessizlikten korkma. O sessizliğin içinde, uzun zamandır görmezden geldiğin o "sen" konuşmaya başlayacak. Belki biraz canın yanacak, belki biraz sarsılacaksın ama en azından artık kaçmıyor olacaksın. İnan bana, durmanın verdiği o ağırbaşlı huzur, koşmanın verdiği sahte güvenlikten çok daha değerlidir.
Görmezden geldiğin hiçbir şey yok olmaz. Sadece vadesi uzar. O vade dolduğunda ise hayat senden faizini ruhunla tahsil eder. Henüz vakit varken, o gölgeyle bir kahve içmeye ne dersin?
Kahveyi koydun diyelim. Masaya iki kişi oturuyorsunuz: sen ve o yıllardır susturduğun tarafın. İlk birkaç dakika garip geçecek, belli. İnsan kendine yabancı kalmayı da öğreniyor çünkü. Aynı evde yaşayan iki yabancı gibisiniz; birbirinizin adını biliyorsunuz ama hikâyenizi bilmiyorsunuz.
Sonra bir şey olacak. O “rahatsız edici” dediğin şey, aslında sandığın kadar düşman çıkmayacak. Hatta biraz dikkat edersen fark edeceksin: seni en çok zorlayan düşünceler, en çok dürüst olanlar. Diğerleri makyajlı. Onlar sana iyi hissettirmek için var. Bu ise sana doğruyu göstermek için.
İnsanın kendine söylediği yalanlar çok profesyonel oluyor. Öyle böyle değil. Dışarıdaki manipülasyonlara karşı duvar örüyorsun ama içerdekiyle kol kola geziyorsun. Çünkü o daha yumuşak konuşuyor. Daha ikna edici. “Şimdi değil” diyor mesela. “Biraz daha hazır ol, sonra bakarsın.”
Sonra? Sonra yok. O “sonra” dediğin şey, zamanın en büyük dolandırıcısı.
Bir noktada şunu fark ediyorsun: kaçtığın şey aslında seni beklemiyor. Seni takip ediyor. Sen nereye gidersen oraya geliyor. Yeni bir şehir, yeni bir ilişki, yeni bir iş… dekor değişiyor ama sahne aynı. Çünkü sen değişmeden hiçbir şey değişmiyor. İnsan bazen hayatını resetlediğini sanıyor, aslında sadece duvar kağıdını değiştiriyor.
Şunu da söyleyeyim, biraz sert gelecek: herkes kendine rağmen yaşıyor bir yerde. Kimisi bağıra bağıra, kimisi sessizce. Ama çoğumuz, içimizdeki o net sesi susturmak için hayatı karmaşıklaştırıyoruz. Gürültü üretmek bir savunma mekanizması. Sessizlik ise çıplaklık. Ve kimse kolay kolay soyunmak istemiyor kendi karşısında.
Aslında gerçek meselede o çıplaklıkta zaten.
Çünkü insan en çok kendine dürüst olduğunda toparlanıyor. Kırıklarını gizlediğinde değil, baktığında. Kabul ettiğinde. Hatta bazen “evet, ben burada hata yaptım” dediğinde bir şey çözülüyor içeride. Bir düğüm gevşiyor. O an mucizevi bir şey olmuyor belki ama bir ağırlık gidiyor. Sanki yıllardır sırtında taşıdığın bir çantayı indiriyorsun. Hafiflemek öyle bir şey.
Kendinle yüzleşmek öyle spiritüel, süslü bir yolculuk falan değil. Gayet gerçek, bazen sinir bozucu, bazen utandırıcı bir süreç. Ama temiz. En azından sahici.
Belki de en önemlisi şu: insan kendinden kaçmayı bıraktığında, hayattan da kaçmayı bırakıyor. Çünkü hayat dediğin şey, seninle başlıyor zaten. Sen nereye bakarsan orası büyüyor. Sen neyi ertelersen o birikiyor.
O yüzden mesele “iyi hissetmek” değil aslında. Mesele “gerçek hissetmek.”
İyi hissetmek geçici. Gerçek hissetmek kalıcı.
Şimdi dürüst bir yerden bakalım:
Bugün susturduğun şey ne?
Onu yarına bırakacaksın, biliyorum. İnsan refleks bu. Ama şunu da biliyorsun aslında…
Yarın dediğin şey, bugünün daha kalabalık hali.
Belki bu sefer kaçmazsın.
Belki bu sefer gerçekten oturursun o masaya.
Şimdi söyle bana; o masada karşına oturan “sen” İlk cümlesini ne diye kuracak?
Belki de ilk defa, gerçekten kendini dinlersin...
Kendinizi duymanız dileğiyle;
Mutlu Kalın...