Bak, buraya bir boşluk bırakıyorum:----------------------------------------------------------------
Oraya şu an ilk aklına gelen, ertelediğin şeyi yaz.
Yazmadın mı?
“Sonra yazarım” mı dedin?
İşte o “sonra”, seni aynı yerde tutan görünmez yapıştırıcı. Biz buna bazen olgunluk, bazen yoğunluk, bazen strateji diyoruz. Ama çoğu zaman adı net: erteleyerek hayatta kalma.
Erteleme bir savunma mekanizmasıdır. Beyin belirsizliği tehdit olarak algılar. Yeni bir adım demek yeni sonuç demektir. Yeni sonuç demek kontrol kaybı ihtimali. Zihin hemen devreye girer: “Şimdilik stabil kalalım.”
Ama o stabil dediği şey çoğu zaman tatminsizliktir. Sadece tanıdık olduğu için güvenlidir.
Bu yüzden sana şunu soruyorum: Hayatındaki tıkanma noktası nerede?
Çoğu zaman cevap, az önce yazmadığın o boşlukta saklıdır.
Eğer ertelediğin şey bir konuşmaysa, mesele cesarettir. Başlamaksa, mesele yeterlilik algısıdır.
Bitirmekse, mesele bağlanma korkusudur. O boşluğa yazdığın kelime, aslında büyüme eşiğindir.
Şimdi bir sahne hayal et. Hayatın bir film. Şu an 45. dakikasındasın. Seyirci koltuğundaki sen, ekrandaki sana nasıl bakıyor?
“Yap artık şunu!” diye bağırıyor mu? Yoksa esneyip mısırını mı yiyor?
45. dakika kritik bir evredir. Artık ne yapman gerektiğini biliyorsundur ama henüz yapmamışsındır. Dışarıdan bakınca net görünen şey, içeriden bakınca bulanıklaşır.
Başkasının hayatını izlerken ne kadar cesuruz fark ettin mi?
“Git konuş.” “Bırak artık.” “Başla şu işe.” Net. Temiz. Keskin.
Ama kendi hayatımızda sis çöker. Bahaneler başlar. Şartlar konuşur. Zamanlama devreye girer.
Şimdi dürüst ol. Seyirci koltuğundaki sen sabırsız mı? Yoksa “Böyle de idare eder” mi diyor?
Eğer bağırıyorsa, içeride hâlâ canlı bir enerji var demektir. Eğer mısır yiyorsa… orası daha tehlikeli. Çünkü bu kabulleniş değil; alışma hâlidir. İnsan kendi sıradanlığına alışabilir. Ve alıştığın şey, kader gibi görünmeye başlar.
Şimdi bir boşluk daha:
“Yaparsam hayatım değişir ama korktuğum için yapmadığım şey:
____________________________________”
Burada filtre yok. Takvim yok. Ekonomi yok. Başkaları yok. Sadece sen ve korkun.
Bu cümle iki parçalıdır.
“Yaparsam hayatım değişir…” bilinçtir.
“…ama korktuğum için yapmadım” savunmadır.
İnsan çoğu zaman ne yapması gerektiğini bilir. Sorun bilgi eksikliği değil. Sorun kimlik sarsıntısıdır.
Bir işe başlamak zor değildir. Ama başarısız olma ihtimaliyle yüzleşmek zordur.
Bir ilişkiyi bitirmek zor değildir. Ama yalnız kalma ihtimaliyle yüzleşmek zordur.
Birine duygunu söylemek zor değildir. Ama reddedilme ihtimaliyle yüzleşmek zordur.
Mesele gördüğünüz gibi eylem değil; sonuç ihtimali...
Boşluğu doldururken zihnin hemen bir “ama” üretti mi?
“İsterim ama…” “Yaparım ama…” “Başlarım ama…”
O “ama”, beynin güvenlik alarmıdır.
Evrimsel olarak bu işe yaradı. Tehlikeden kaçtık, hayatta kaldık. Ama modern hayatta çoğu risk fiziksel değil; psikolojik ve psikolojik riskler çoğu zaman egoyu tehdit eder, hayatı değil.
Şimdi daha çıplak bir soru:
Bu şeyi yaparsan kim olursun?
Daha özgür mü? Daha görünür mü? Daha eleştirilen mi? Daha yalnız mı?
Değişim çoğu zaman özgürlükten önce görünürlük getirir. Görünürlük ise eleştiriyi. İşte o yüzden ürkütür.
Şimdi bir tetikleyici düşün. Biri seni eleştiriyor. Görmezden geliyor. Beklediğin mesaj gelmiyor.
Normalde ne yapıyorsun?
İçine mi atıyorsun?
Pasif agresif mi oluyorsun?
Hemen savunmaya mı geçiyorsun?
Kaçıp başka bir şeye mi gömülüyorsun?..
Peki yeni tepki denemek neden zor? Çünkü beyin enerji tasarrufu yapar. Otomatik davranış az enerji ister. Yeni davranış bilişsel yük getirir. Yorucudur.
Ama farklı hayat, farklı tepkiyle başlar. Aynı uyarıcıya aynı tepkiyi veriyorsan, sonuç da aynı olur. Bu bir motivasyon cümlesi gibi görünse de aslında bu bir davranış bilimidir.
Şimdi bir adım daha.
Son bir yılda yaptığın hangi karar seni gerçekten büyüttü?
Hangileri sadece hasar kontrolüydü?
Hasar kontrolü şudur:
“Şimdi sorun çıkmasın.”
“Kimse kırılmasın.”
“Düzen bozulmasın.”
Büyüme ise şunu sorar:
“Uzun vadede kim olmak istiyorum?”
Şimdi bir boşluk daha:
“Değişirsem kaybedeceğim şey:
____________________________________”
Değişimin maliyeti vardır. Bazı ilişkiler biter. Bazı ortamlar dar gelir. Bazı kimlikler üzerine oturmaz.
İnsan çoğu zaman konforu değil, aidiyeti kaybetmekten korkar. Çünkü sosyal dışlanma, beyinde fiziksel acıyla aynı bölgeleri aktive eder. Yani yalnızlık korkusu hayal değil, biyolojik.
Ama bilinçli kayıp, bilinçsiz pişmanlıktan daha değerlidir.
Şimdi en başa dönelim.
“Hayatımda en çok ertelediğim şey…”
“Yaparsam hayatım değişir ama korktuğum için yapmadığım şey…”
Büyük ihtimalle aynı şeyi farklı cümlelerle yazdın. Aslında bütün mesele şu: Gerçekten değişmek mi istiyorsun, yoksa değişim fikrini mi seviyorsun?
Şimdi son bir katman:
Eğer şu an hiçbir şey yapmazsan, bu da bir seçim. Eğer okur geçersen, bu da bir karar. Eğer yarın aynı tepkiyi verirsen, bu da bilinçli bir tercihtir.
Şimdi mesele şu:
Yaşamak mı istiyorsun, yoksa sadece stabil kalmak mı?
Cevap yine o boşlukta.
Ama o boşluğu dolduracak tek kişi sensin.
Otomatikleşmiş hayat en büyük uyku hâlidir.
Uyanık kalmanız dileğiyle...