Bir şehir düşünün… Sadece binalardan, asfalt yollardan, kaldırımlardan ibaret olmayan bir şehir.

İnsan gibi yaşayan…
Nefes alan…
Büyüyen…
Yorulan…
Kendini yenileyen bir şehir…

Çünkü şehir dediğin şey kuru bir harita parçası değildir.

Şehir dediğin canlı bir organizmadır.

Ama her büyüyen şehir gelişmiş olmaz.

Mesele büyümek değildir.

Mesele doğru büyümektir.

Ruhunu kaybetmeden büyümektir.
Beton yükselirken insanın içini daraltmayan,
aksine insana nefes aldıran bir şehir kurabilmektir.

Eskişehir işte bunu başaran şehirlerden biri oldu.

Bu kente geçmişte emek veren herkese elbette teşekkür ederiz.
Kim bir çivi çaktıysa, kim taş üstüne taş koyduysa emeği vardır.

Ama Eskişehir’i sıradan bir Anadolu kentinden çıkarıp örnek gösterilen bir yaşam kentine dönüştüren büyük kırılmanın adı bellidir:

Yılmaz Büyükerşen.

Bizim dilimizle Yılmaz Hoca.

Çünkü Yılmaz Hoca bu şehre sadece yol yapmadı.
Sadece bina dikmedi.
Bir şehrin ruhunu kurdu.

Şehre estetik verdi.
Kimlik verdi.
Nefes verdi.
Karakter verdi.

Ve yıllarca bunu anlamayan bir anlayış aynı yerden konuştu:

“Taşa para verdiler…”
“Heykele para harcadılar…”
“Parka para döktüler…”

Çünkü onların belediyecilik anlayışı metreyle, tonla, ihaleyle sınırlıydı.

Şehri yaşayan bir organizma olarak değil,
hesap cetvelindeki gider kalemi olarak gördüler.

Oysa insan baktığı yerde sadece taş görüyorsa,
çoğu zaman taşta sorun yoktur.

Bakışta sorun vardır.

Sen meydana bakıp yalnızca zemin taşı görüyorsan…
Heykelin anlattığı hafızayı okuyamıyorsan…
Parkı sadece bakım maliyeti diye hesaplıyorsan…

Orada şehircilik eksikliği değil,
vizyon eksikliği vardır.

Çünkü medeniyet sadece bina dikmek değildir.

Medeniyet yaşadığın yere ruh bırakmaktır.

Eskişehir bunu başardı.

Porsuk Çayı ile başardı.
Meydanlarıyla başardı.
Parklarıyla başardı.
Sanatı gündelik hayatın içine katarak başardı.
ESTRAM ile başardı.

Bu şehir yalnızca büyümedi.

Bu şehir karakter kazandı.

İnsanların misafirini gururla gezdirdiği,
sokaklarında yürürken kendini başka hissettiği,
“gel sana bizim şehri göstereyim” dediği bir şehir oldu.

Ve bugün bu birikim yalnızca korunan bir emanet olarak kalmıyor.

Ayşe Ünlüce bu şehrin yıllar içinde oluşturduğu kent kültürünü, yaşam estetiğini ve Cumhuriyet belediyeciliği anlayışını kararlılıkla sahiplenirken; buna kendi sosyal belediyecilik dokunuşunu da güçlü biçimde ekliyor.

Çünkü Ayşe Başkan’ın belediyecilik anlayışında şehir sadece taşla, asfaltla, projeyle ölçülmüyor.

Şehir;
emeklinin yüzündeki huzurla,
annenin çocuğunu güvenle bırakabildiği kreşle,
gencin kendini ait hissettiği kültür alanıyla,
dar gelirlinin kapısını çalan sosyal destekle ölçülüyor.

Yani belediyecilik burada sadece bina yapmak değil;
insanın hayatını hafifletmek olarak görülüyor.

İşte bu yüzden bugün Eskişehir’de bir yandan geçmişin kent mirası korunurken,
diğer yandan vatandaşın hayatına doğrudan dokunan yeni hizmetlerle sosyal belediyecilik çok daha yüksek bir seviyeye taşınıyor.

Bu sadece devam eden bir çizgi değildir.

Bu, üzerine yeni bir vicdan katılmış belediyecilik anlayışıdır.

Ama bazıları hâlâ belediyeciliği sadece maliyet hesabı sanıyor.

Kaç metrekare taş?
Kaç bank?
Kaç lira harcama?

Hayatla kurdukları bağ bu kadar.

Onlara göre park gider kalemi,
heykel masraf,
meydan ihale dosyası.

O yüzden dönüp dönüp aynı cümleyi kuruyorlar:

“Taşa para verdiler.”

Çünkü şehrin ruhunu rakam tablosunda arayanın göreceği şey zaten en fazla budur.

Ama şehir dediğin muhasebe fişi değildir.

Şehir dediğin sabah evden çıktığında içine dolan histir.

Çocuğunu götürdüğün parkta duyduğun güvendir.

Akşam ışıkları yanan meydanda hissettiğin aidiyettir.

Misafirini gezdirirken duyduğun gururdur.

Kısacası mesele taş değildir.

Taşa bakarken ne gördüğündür.

Kimi masraf görür.

Kimi yaşam görür.

Kimi heykel görür.

Kimi hafıza görür.

Kimi park görür.

Kimi nefes görür.

Eskişehir artık ne istediğini bilen bir şehir.

Bu yüzden bu kentin ruhunu anlamayanlar her defasında aynı yanılgıya düşüyor.

Çünkü bu şehirde taşın bile bir hikâyesi var.

Göremeyenin gözünde sıkıntı vardır.