Merhaba değerli sanat dostlarım. Koca bir yaz dönemi bitti. Tatiller yapıldı. Herkes artık memleketine ve sevdiklerine, sevdiği işlere, hobilere dönmeye başladı. Her yerde olduğu gibi Eskişehir’de de TSM koroları kapılarını açmaya başladı. Eski koro üyeleri yenilerle kaynaşacak ve şefin belirlediği repertuvarı çalışmaya başlayacaklar. Sonrası konser…

Aslında “sonrası konser” demek biraz haksızlık olur. Çünkü bir koronun konseri, sahneye çıkılan o birkaç saatten ibaret değildir. O konserin arkasında aylarca süren çalışmalar, provalar, bireysel hazırlıklar, saz sanatçılarıyla uyum, eserlerin doğru öğrenilmesi ve en önemlisi müziğe duyulan saygı vardır.

Ben her zaman söylerim;

İyi yapılan işin, daha açık söylemek gerekirse kaliteli işin, alıcısı da kaliteli olur.

Türk Sanat Müziği korolarımızı konuşurken de bu cümleyi bir kenara koymamak gerekiyor.

Öncelikle “amatör koro” kavramını biraz sorgulamak gerektiğini düşünüyorum.

Amatör kelimesi çoğu zaman “profesyonel değil”, “hobi olarak yapıyor” ya da “ne kadar iyi olursa o kadar” gibi algılanıyor. Oysa sahneye çıkan, aylarca belirli bir repertuvarı çalışan, makamları, usulleri, güfteleri ve besteleri öğrenen, solo ve koro icraları yapan, sazlarla birlikte eserleri belli bir disiplin içerisinde seslendiren insanlardan söz ediyoruz.

Bence burada “amatör” kelimesi biraz yavan kalıyor.

Çünkü sahneye çıktığınız anda seyircinin karşısında artık sadece bir hobi grubu yoktur. Bir icra topluluğu vardır. Ve o topluluk, yaptığı işin sorumluluğunu taşımak zorundadır.

Ben bu nedenle amatör korolarımızın icra bakımından en azından yarı profesyonel bir ciddiyet içerisinde hareket etmesi gerektiğine inanıyorum. Elbette profesyonel sanatçı ile gönüllü koro üyesinin şartları, eğitimi ve mesleki hayatı aynı değildir. Fakat sahne disiplini, repertuvar anlayışı, eser seçimi, icra kalitesi ve müziğe duyulan saygı bakımından çıtanın yüksek tutulmasına hiçbir engel yoktur. Tam tersine, olması gereken de budur.

Çünkü Türk Sanat Müziği bize emanet edilmiş büyük bir kültür hazinesidir.

Bizim çok büyük bir bestekâr birikimimiz var. Geçmişte de vardı, bugün de var. Bunu sadece kitaplardan ya da plaklardan söylemiyorum. Zaman zaman çok değerli bestekârlarımızla aynı sahneyi paylaşma, onların eserlerini icra etme ve konserler yapma imkânı bulmuş bir koro şefi olarak söylüyorum. Bizim müziğimizin malzemesi fazlasıyla zengin. Makamlarımız var, usullerimiz var, güftelerimiz var, bestelerimiz var. Geçmişten bugüne uzanan muazzam bir repertuvarımız var.

O halde korolarımızın görevi yalnızca “konserde güzel şarkılar söylemek” olmamalı.

Bir koro, aynı zamanda bu büyük birikimin taşıyıcısı olmalıdır.

Bizden önce gelenlerin ürettiği müziği doğru öğrenmeli, doğru icra etmeli ve bizden sonra gelecek insanlara mümkün olduğunca doğru aktarabilmeliyiz. Bence amatör koroların en önemli görevlerinden biri budur.

Bir Türk Sanat Müziği konseri yalnızca dinlenen bir etkinlik değildir. Aynı zamanda hissedilen, yaşanan ve saygıyla iştirak edilen kültürel bir buluşmadır. Makamın ruhu, güftenin derinliği, sazın nefesi ve icracının yorumu dinleyiciden de belirli bir dikkat ve zarafet bekler. Bugün ne yazık ki birçok konser salonunda, sanatın önüne geçen küçük dikkatsizlikler görüyorum. Ancak bu sorumluluk yalnızca sahnedeki icrayla sınırlı değildir. Bir koronun sorumluluğu, sahneye taşıdığı repertuvarla başlar.

Peki; amaç, dinleyiciyi memnun etmek mi, eğitmek mi?

Son yıllarda bazı koroların repertuvar belirlerken “Dinleyici bunu sever mi?”, “Bunu söylersek salon dolar mı?”, “Herkesin bildiği eserlerden koyalım” düşüncesine fazlasıyla yaklaştığını düşünüyorum.

Elbette dinleyiciyi yok sayamayız.

Ama dinleyicinin beğenisine teslim de olamayız.

Çünkü sanatın görevi sadece mevcut beğeniyi tekrar etmek değildir.

Sanatın bir başka görevi de beğeni oluşturmak, ufuk açmak ve dinleyiciyi eğitmektir.

Bir koro her konserinde seyircinin zaten bildiği eserleri art arda sıralarsa, dinleyici o repertuvarın dışına hiç çıkamaz.

Ama yenilik yapmak başka, özensizleştirmek başkadır.

Sadeleştirmek başka, değersizleştirmek başkadır.

Dinleyiciye ulaşmak başka, dinleyicinin beğenisine teslim olmak başkadır.

Bir koro, bana göre üç kişiye karşı sorumludur.

Eserin bestekârına, dinleyicisine ve gelecek kuşaklara.

Bestekâra karşı sorumludur, çünkü onun eserini doğru anlamalı ve mümkün olduğunca doğru icra etmelidir.

Dinleyiciye karşı sorumludur, çünkü karşısına çıkan insanlara sadece iki saatlik bir eğlence sunmaz. Onlara bir müzik kültürü sunar.

Gelecek kuşaklara karşı sorumludur, çünkü bugün söylediğimiz her eser, yarın bir başkasının öğrenebileceği bir mirasa dönüşür.

İşte bu nedenle koro çalışmalarını yalnızca “boş zaman etkinliği” olarak görmek bana doğru gelmiyor.

Elbette hepimiz amatör ruhla, gönüllülükle, sevgiyle bu işi yapıyoruz.

Ama gönüllülük, özensizlik anlamına gelmemeli.

Aksine…

İnsan bir işi para kazanmak için değil, sevdiği için yapıyorsa belki de daha fazla özen göstermeli.

Çünkü sahneye çıktığımızda artık yalnızca kendimizi temsil etmiyoruz.

Kıyafetimizden sahne duruşumuza kadar koromuzu, şefimizi, saz arkadaşlarımızı ve Türk Sanat Müziği'ni temsil ediyoruz.

Bazen hiç bilinmeyen bir bestekârın eserini dinletmek gerekir.

Bazen zor bir makamı tanıtmak gerekir.

Bazen büyük bir bestecinin daha az bilinen bir eserini sahneye taşımak gerekir.

Bazen dinleyiciye “Siz bunu bilmiyorsunuz ama bu eseri de tanımalısınız” diyebilmek gerekir.

Çünkü dinleyiciye göre repertuvar yapmak başka, dinleyiciyi repertuvarla geliştirmek başkadır.

Ben ikincisinden yanayım.

Konser başladığında ise artık sahne kadar seyircinin tavrı da önem kazanır. Türk Sanat Müziği’nin en temel kuralı sessizliktir. Çünkü udun tınısı, kanunun ince dokunuşu ya da kemanın titrek cümlesi en küçük bir fısıltıda bile gölgelenebilir. Telefon ekranları, ani bildirim sesleri ya da eser sırasında yapılan konuşmalar yalnızca sanatçının değil tüm salonun dikkatini dağıtır.

Alkışın bile bu kültürde bir adabı vardır. Eser biter bitmez aceleci bir coşkuyla değil şefin, solistin ve saz heyetinin final duygusunu tamamlamasına izin vererek alkışlamak gerekir. Ölçülü ve zarif bir takdir, bu musikinin ruhuna daha çok yakışır.

Ve belki de en önemlisi şu, Türk Sanat Müziği aceleyle dinlenmez. Makam geçkilerini, taksimleri, usulün yürüyüşünü fark etmeye başladığınızda müzik artık kulağınızdan çıkıp ruhunuza yerleşir. İşte gerçek konser deneyimi tam olarak o anda başlar.

Çünkü bazı müzikler sadece duyulmaz…
Terbiye eder, inceltir ve insanın içine uzun uzun konuşur.

İşte yeni sezon başlarken benim bütün korolarımıza dileğim şudur.

Daha çok çalışalım.

Daha seçici olalım.

Daha nitelikli eserler söyleyelim.

Bestekârlarımızı tanıyalım.

Güftelerimizi anlayalım.

Makamlarımızı öğrenelim.

Usullerimizi bilelim.

Dinleyicimizi sadece memnun etmeye değil, geliştirmeye de çalışalım.

Ve sahneye çıktığımızda “Biz amatörüz, ne olacak?” demeyelim.

Çünkü seyirci için sahne ile prova salonu arasında bir ayrım vardır.

Seyirci karşısına çıktığımız anda artık yaptığımız işin bir karşılığı vardır.

O nedenle ben “amatör koro” yerine, gönüllü ama ciddi çalışan, amatör ruhunu kaybetmeden yarı profesyonel bir icra disiplini hedefleyen korolar görmek istiyorum.

Çünkü Türk Sanat Müziği bunu hak ediyor.

Bestekârlarımız bunu hak ediyor.

Saz sanatçılarımız bunu hak ediyor.

Şeflerimiz, solistlerimiz, koro üyelerimiz ve en önemlisi dinleyicimiz bunu hak ediyor.

Yeni sezonun bütün korolarımıza bol provalı, nitelikli repertuvarlı, güzel konserli ve unutulmaz eserlerle dolu bir dönem getirmesini diliyorum.

Ve bütün koro arkadaşlarıma şunu hatırlatmak istiyorum;

Sahneye çıktığımızda sadece şarkı söylemiyoruz.
Bir kültürü temsil ediyoruz.

Öyleyse bu sezon çıtamız biraz daha yüksek olsun.

Türk Sanat Müziği'nin hakkını verelim.

Sevgiyle, müzikle…