Ünlü Piyanist ve Bestekar Anjelika Akbar, Haberes Dergisi’nin 77’nci sayısına konuk oldu. Yazarımız Cem Aksu’nun sorularını yanıtlayan Akbar; “Bana sorarsanız yapay zekânın ürettiği müzik örnekleri her ne kadar bazı insanlara güzel ve kusursuz gelse de benim için o sadece ‘yapma bir çiçektir.’ Gerçek çiçeğe benziyor ama içinde tam olarak ruhu olmadığı için o sadece bir müzik taklididir, müziğin kendisi değildir” dedi.

Çok küçük yaşta üstün yetenekli yani harika çocuk olarak keşfedildiniz. Ve akabinde konservatuara yönlendirildiniz. Bu okula girmeniz hayatınızda neler değiştirdi. Nasıl bir eğitim aldınız?

SSCB'de harika çocuklar önce kendileri için Konservatuvar bünyesinde kurulan ve 11 senelik eğitim veren "Üstün Yetenekli Çocuklar Okulunda" eğitim görüyorlardı. Bu okulun, diğer müzik okullarında olmayan bir özellik vardı. Okulda bize ders veren hocalar aynı zamanda konservatuvar profesörleri idi. Hâlbuki diğer çok yaygın olan müzik okullarında bu durum yoktu. Ve böylece normalde yeteneği varsa bestecilik bölümünde eğitim normal şartlarda 18 yaşından sonra başlıyorsa, ben 10 yaşında iken başladım. Çünkü efsanevi besteci Boris Zeydman (D.Şostakoviç ile aynı sınıfta okuyup, kol kola çalışan aynı ekolün temsilcisi) konservatuvar dışında bizim okulumuzda benim o zamanki oda orkestrası için yaptığım besteleri konserde duyup sınıfına davet etti. Böylece piyano bölümü ve bestecilik bölümünü aynı anda okuyup konservatuvarda aynı şekilde iki bölümde eğitim aldım. Okulun harika bir atmosferi vardı, yaratıcı ve çok yetenekli çocuklar ile bir arada hem müzik derslerini, hem de normal okulların tüm derslerini (spor dersleri dâhil) görüyorduk.

Müziği anlatırken çoğu zaman notalardan, bestelerden ve teknik ayrıntılardan söz ediyoruz. Oysa sizin müziğinizde duygu, sezgi ve hatta sessizlik de önemli bir yer tutuyor. Sizce müziği asıl güçlü kılan şeyler nelerdir?

Bence müziği güçlü kılan, yaydığı titreşim, yani frekanstır. O ise müzisyenin kalbinden ve bilincinden ne kadar güçlü ve ışıklı çıkıyorsa, insanlara o denli derin etki ediyor. Müzisyenin kalbi, ruhu bu anlamda çok önemli. Bu konuları özellikle irdelediğim kitabı yazdım: "Her İnsan Bir Bestedir"/ Destek Yayınları

Piyano başına oturduğunuzda, ortaya çıkacak müziğin sizi mi takip ettiğini, yoksa sizin müziğin peşinden mi gittiğinizi düşünüyorsunuz? Başka bir ifadeyle, besteci müziği yapan kişi midir, yoksa onu keşfeden kişi mi?

Öncelikle çoğu besteyi içimde yapıyorum, hiç o anda enstrüman kullanmadan. Daha sonra notalara aktarım yapıyorum (komplike olanlar piyano bestelerimi veya orkestra bestelerimi) sade olanları ise notaya aktarmıyorum bile, yıllarca sürekli aklımda ezbere duruyorlar, konserlerde çalıyorum ama notalara aktarmıyorum, böyle çok bestem var. Sorunuzun diğer kısmına gelince, bence müzik zaten var, ben onu bir kütle olarak çocukluğumdan beri hissediyorum ve elimi uzattığımda o bana geliyor, sadece almış olduğum eğitim sayesinde ona uygun bir çerçeve hazırlıyorum, aslında sadece aracıyım. Kalbini ve bilincini ekleyen bir aracı.

Klasik müzik geçmişiniz ile Anadolu'nun ve Türkiye'nin kültürel dokusuyla kurduğunuz ilişki, müziğinizde kendine özgü bir renk oluşturuyor. Farklı kültürlerin bir araya gelmesi sizce müziği zenginleştiren bir karşılaşma mı, yoksa yeni bir dil kurmayı zorunlu kılan bir süreç mi?

Bence bu unsur müziği zenginleştiren bir karşılaşmadır ve bu karşılaşmanın sonucunda oluşan bir müzikler arası "kucaklaşma" söz konusu oldu. Ben bundan dolayı çok mutluyum. Anadolu topraklarından, buradaki tınılardan almış olduğum ilham beni de zenginleştiriyor.

Bugün müzik, dijital platformlar ve sosyal medya sayesinde hiç olmadığı kadar hızlı tüketiliyor. Sizce müziğin “dinlenmek” yerine “tüketildiği” bir döneme mi girdik? Bir eserin dinleyicide iz bırakması için zamana ihtiyacı var mı?

Bence dijital platformlarına ve sosyal medyaya rağmen hakiki dinleyici her zaman müziği dinliyor, özümsüyor ve hayatını o müzikler sayesinde güzelleştiriyor. Bunu yapmayan kitle ise zaten demek ki "dinleyici" değildir, ellerinde plak veya kaset olsa da, onu da tüketecektir, o bir "dinleyici" kesim değildir. Dinleyici ise her zaman dinleyici kalır, teknolojik araç gereçleri ne olursa olsun.

Teknoloji artık bestecinin, müzisyenin ve dinleyicinin hayatının çok daha fazla içinde. Yapay zekânın müzik üretmeye başladığı bir dönemde, insanın müzikteki yerini nasıl tanımlıyorsunuz? Sizce teknoloji müzisyenin rakibi mi, yeni bir enstrümanı mı?

Bana sorarsanız yapay zekânın ürettiği müzik örnekleri her ne kadar bazı insanlara güzel ve kusursuz gelse de benim için o sadece ‘yapma bir çiçektir.’ Gerçek çiçeğe benziyor ama içinde tam olarak ruhu olmadığı için o sadece bir müzik taklididir, müziğin kendisi değildir. Ben bu şekilde bakıyorum... Çünkü gerçekten insanın ruhunun, bilincinin ve tecrübesinin katıldığı besteleme süreci, seslerin içine kodlanan unsurlar, enerji, titreşimi yapay zekâ müziklerinde yok. Orada sadece ses silsilesi var, ama müzik sadece ses değildir. Onun için teknoloji, müzisyenin rakibi değildir. Olsa olsa bazı süreçleri kolaylaştırmak için mesela orkestra için partileri çıkartmak için bazen kullanılabilecek bir gereçtir. Ressam için bir palet veya fırça gibi araçlardan biri olarak kullanılabilir...

Siz Vivaldi’nin dünyaca ünlü keman konçertosu ‘’Dört Mevsim’’ adlı eserini dünyada ilk kez solo olarak piyanoda çalan sanatçısınız. Bundan bahseder misiniz bizlere? Bu proje nasıl ortaya çıktı? Nasıl çalıştınız?

Evet, dediğiniz gibi Dünya'da ilk kez solo olarak (konser versiyonu şeklinde) Dört Mevsim Keman Konçertoları piyanoya uyarladım ve albüm için Almanya'da G. V. Karajan'ın uzun seneler boyunca çalıştığı Helge Yörns tonmaysteri ile kaydettim. Aslında bu eseri çoğumuz gibi çocukluğumdan biri seviyordum. Ve birdenbire ona elle Dokunma ihtiyacı hissettim. Yani kendi parmaklarımdan bu müzik sesleri çıksın istedim. Böylece bu uyarlama yaptım ve özellikle partisyon kullanmadım. Çünkü istiyordum ki tamamıyla Ben de benim ses paylaşımda oluşan izlenimleri yansıtsın diye. Dolayısıyla benim o eserin partisi onun arasına bir teknik unsur girmesin o yüzden tamamıyla kulaktan bu uyarlamayı yaptığımda böylece seslendirdim daha sonra notaları aktardım.

Dinleyiciyle sanatçı arasında görünmeyen bir bağ olduğunu düşünüyorum. Siz sahnede karşınızdaki insanlardan ne alıyorsunuz? Bir konserin atmosferi, o konserde çalacağınız müziğin ruhunu değiştirebilir mi?

Bir salonda konser vermek daima dinleyicilerle sinerji içinde olmak demektir. Tek taraflı değil, iki taraflı bir yaratım oluyor. Hem çalınan eserler atmosferi etkiliyor, hem de insanların tek tek o görünmeyen tesirler müzisyeni ve dolayısıyla tüm atmosferi etkiliyor... Hiçbir zaman tek taraflı bir akım olmuyor, daima bir işbirliği söz konusu.

Günümüzde sanatçılardan yalnızca üretmeleri değil, sürekli görünür olmaları da bekleniyor. Sizce sanatçının görünürlüğü mü önemlidir, yoksa ortaya koyduğu işin görünür olması yeterli midir?

Bu bir tercih meselesidir. Eskiden tanıtım, PR daha çok dergilerde ve TV ekranlarında idi, şu anda ise daha çok sosyal medyada ve çoğu müzisyeni tanıtımını büyük ölçüde kendi sayfalarından yapıyor. Profesyonel PR şirketleri ile bile çalışılırsa, kişisel sayfalar insanların ve sanat insanlarının arasındaki önemli bir iletişim aracı oluyor. Kimisi az, kimisi daha çok onu kullanıyor.

Ve Eskişehir… Farklı şehirlerin sanatçı üzerinde bıraktığı izler birbirinden çok farklı olabiliyor. Eskişehir sizin için nasıl bir şehir? Burada bir konser verdiğinizde ya da bu kentteki dinleyiciyle buluştuğunuzda hissettiğiniz farklı bir şey var mı? Eğer Eskişehir’i bir müzik eseriyle anlatmanız gerekseydi, sizce bu şehrin bestesi nasıl olurdu?

Eskişehir'de üç kez konser verdim, ama çok kez geldim onun dışında. Benim için kişisel, özel bir kıymeti var bu şehrin. Müzik eseri ile anlatmak isteseydim, Eskişehir için Alfred Schnittke'nin "Declaration of Love" adlı eseri seçerdim.