"Gözler Kalbin Aynasıdır" şarkısıyla 80’li yıllara damga vuran ünlü piyanist-şantör Atilla Yeken Haberes Dergisi’nin 77’nci sayısına konuk oldu. Yazarımız Cem Aksu ile müzik dolu keyifli sohbet eden Yelken; “Belki de eski şarkılarda insanların birbirine daha fazla zaman ayırdığı, sohbet ettiği, birlikte şarkı söylediği yılların sıcaklığını da buluyorlar. Biz aslında sadece şarkıları değil, o şarkıları dinlerken olduğumuz insanı da özlüyoruz” dedi.

“Gözler Kalbin Aynasıdır” deyince bugün bile milyonlarca insanın zihninde aynı melodi çalmaya başlıyor. 1982’de seslendirdiğiniz bu şarkının yıllar sonra hâlâ bu kadar güçlü hatırlanmasını neye bağlıyorsunuz? Sizce bir şarkıyı “zamansız” yapan nedir? Atilla Yelken’in hayatında bu şarkının öncesi ve sonrası arasında nasıl bir fark oluştu?

“Gözler Kalbin Aynasıdır” benim hayatımda çok özel bir yere sahip. Öncelikle bu güzel eserin bestecisi Selami Şahin’e, söz yazarı Ahmet Selçuk İlkan’a bir kez daha teşekkür etmek isterim. Çok güçlü bir beste ve çok güzel bir söz ortaya koymuşlardı. Ben de 1982 yılında kendi yorumumla bu eseri plak olarak seslendirdim. O yıllarda bu şarkıyı ilk kez geniş kitlelere ulaştıran ve sevdiren yorumculardan biri olmak benim için büyük bir mutluluktu. Şarkı yaklaşık bir yıl boyunca plak listelerinde ve plakçı vitrinlerinde yerini korudu. Haftalarca da listenin üst sıralarında kaldı. Hatta o dönemde Türkiye’nin en büyük sanatçılarından Zeki Müren’in ardından bu şarkıyla ikinci sırada yer almak benim için çok büyük bir onurdu. Şarkının içinde o dönemin müziğinde çok sevilen arabesk motifler de vardı. Ben ise eseri kendi müzikal anlayışımla, özellikle de düzgün Türkçeye ve anlaşılır bir yoruma dikkat ederek seslendirdim. O dönemde bu da önemliydi. Çünkü TRT denetimi çok hassastı. Bana göre bir şarkıyı zamansız yapan şey, insanın duygusuna dokunmasıdır. Teknoloji değişir, müzik türleri değişir, plak gider kaset gelir, sonra CD, sonra dijital platformlar gelir. Ama insanın aşkı, özlemi, ayrılığı, umudu ve gözlerinden geçen duygular değişmez. “Gözler Kalbin Aynasıdır” da tam olarak bunu anlatıyor. İnsan bazen söyleyemez ama gözleri söyler. Bazen yıllar geçer, bir şarkının ilk birkaç notasını duyarsınız ve kendinizi yıllar önceki bir anınızın içinde bulursunuz. İşte o zaman o şarkı zamansız olmuştur. Bu şarkının benim hayatımdaki öncesi ve sonrası ise gerçekten farklıdır.

Siz aynı zamanda Türkiye’nin ilk piyanist-şantörlerinden biri olarak anılıyorsunuz. O yıllarda sahneye çıkmak, hem çalmak hem söylemek ve seyirciyle doğrudan iletişim kurmak bugünkü sahne anlayışından çok farklıydı. Sahne sizin için bir meslekten öte ne ifade ediyor?

Sahne benim için hiçbir zaman yalnızca para kazanılan bir yer olmadı. Sahneye çıktığım zaman karşımdaki insanlarla bir duygu alışverişine girdiğimi hissettim. Piyanist-şantörlük, sadece piyano çalıp şarkı söylemek değildir. Aynı zamanda seyircinin ruhunu okuyabilmektir. O gece kimin neye ihtiyacı olduğunu, hangi şarkının bir anıyı canlandıracağını, hangi melodinin bir insanı mutlu edeceğini hissedersiniz. Bizim dönemimizde sahne ile seyirci arasında bugünkü gibi büyük mesafeler yoktu. İnsanların gözlerine bakardık. Bir şarkıyı söylerken yüzlerindeki tebessümü, hüznü, bazen gözlerindeki doluluğu görürdük.

Müzik dünyasında 50 yılı aşan bir serüveniniz var. Pop müziğin plaklardan kasetlere, CD’lerden dijital platformlara uzanan değişimine bizzat tanıklık ettiniz. Sizce teknoloji müziği özgürleştirdi mi?

Kesinlikle özgürleştirdi. Eskiden bir şarkıya ulaşmak için plakçıya gitmek, plağı almak, pikaba koymak gerekirdi. Kaset döneminde de aynı şekilde bir emek vardı. Şimdi dünyanın herhangi bir yerindeki müziğe birkaç saniyede ulaşabiliyorsunuz. Bu çok büyük bir özgürlük. Fakat her özgürlüğün yanında bir sorumluluğu da var. Bugün müzik üretmek kolaylaştı ama kalıcı müzik yapmak hâlâ zor. Çünkü teknoloji bir eseri duyurabilir ama ona ruh veremez. Ben teknolojinin müziğin düşmanı olduğunu düşünmüyorum. Tam tersine, doğru kullanıldığında müzisyenin önünü açar. Ama şunu hiçbir teknoloji değiştiremez. Bir insanın başka bir insanın kalbine dokunabilmesi.

Bugün özellikle 70’ler, 80’ler ve 90’ların şarkılarına büyük bir özlem var. İnsanlar eski şarkıları yeniden keşfediyor, gençler bile o dönemin müziklerine ilgi gösteriyor. Sizce biz aslında şarkıları mı özlüyoruz, yoksa o şarkıların ait olduğu yıllardaki hayatı, dostlukları ve insan ilişkilerini mi?

Bence ikisini birbirinden ayırmak mümkün değil. Bir şarkıyı duyduğumuz zaman sadece melodiyi hatırlamıyoruz. O şarkıyla birlikte bir insanı, bir sokağı, bir yaz akşamını, bir dostluğu, belki gençliğimizi hatırlıyoruz. Nostalji biraz da insanın kendi geçmişine dokunmasıdır. Bugün gençlerin o şarkılara ilgi göstermesi beni çok mutlu ediyor. Çünkü bu, müziğin yaşının olmadığını gösteriyor. Belki de eski şarkılarda insanların birbirine daha fazla zaman ayırdığı, sohbet ettiği, birlikte şarkı söylediği yılların sıcaklığını da buluyorlar. Biz aslında sadece şarkıları değil, o şarkıları dinlerken olduğumuz insanı da özlüyoruz.

2015 yılında Nostaljik Pop Korosu’nu kurdunuz. Üstelik yalnızca şarkı söyleyen bir topluluk değil, eski bestecileri, söz yazarlarını ve yorumcuları yeniden hatırlatan bir müzik hareketi gibi ilerledi. Böyle bir koroyu kurarken asıl amacınız neydi?

En büyük amacım, geçmişi geleceğe taşımaktı. Çünkü bir ülkenin müzik tarihi yalnızca eski şarkılardan oluşmaz. O şarkıların arkasında besteciler, söz yazarları, aranjörler, müzisyenler ve yorumcular vardır. Onların her biri bizim kültürel hafızamızın bir parçasıdır. “Nostaljik Pop Korosu”nu kurarken “Eski şarkıları yeniden söyleyelim” demekten daha fazlasını düşündüm. Unutulmaya yüz tutmuş değerlerimizi yeniden hatırlayalım istedim. Bir şarkıyı yeniden söylediğimizde aslında o şarkının sahibine de bir selam gönderiyoruz. Ben geçmişe takılı kalmayı değil, geçmişi gelecekle buluşturmayı seviyorum. Çünkü geçmişini unutan toplumların geleceğe bırakacağı miras da eksik olur.

Bugünün gençlerine baktığınızda müzikle kurdukları ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir şarkının saniyeler içinde tüketildiği, sanatçıların sosyal medya üzerinden tanındığı bir dönemde sizce genç bir müzisyenin kalıcı olabilmesi için yalnızca iyi şarkı söylemesi yeterli mi?

Hayır, yalnızca iyi şarkı söylemek yeterli değil. İyi ses çok önemli ama sanatçı olmak başka bir şey. Sanatçının bir hikâyesi, bir duruşu, bir insan sevgisi olmalı. Bugün gençlerin önünde çok büyük fırsatlar var. Sosyal medya sayesinde hiç tanınmayan bir insan bir gecede milyonlara ulaşabiliyor. Bizim zamanımızda böyle bir imkân yoktu. Ama aynı zamanda çok büyük bir hız var. Her şey çabuk tüketiliyor. Bu nedenle genç bir müzisyenin kendisini geliştirmesi, sabırlı olması ve kendi sesini bulması çok önemli. Ben gençlere her zaman şunu söylerim. Taklit ederek başlayabilirsiniz ama taklit ederek kalıcı olamazsınız. İnsanların sizi yalnızca sesinizle değil, karakterinizle de hatırlamasını sağlamalısınız.

Eskişehir sizin için ne ifade ediyor? Daha önce Eskişehir’den “ülkemize gurur veren bir üniversite şehri” ve gelişimini izlediğinizde alkışladığınız modern bir şehir olarak söz etmiştiniz. Şimdi neler ilave etmek istersiniz?

Eskişehir benim için gençlik, eğitim, kültür ve umut demek. Bir şehri güzel yapan yalnızca binaları, yolları veya gelişmişliği değildir. O şehirde yaşayan insanların birbirleriyle kurduğu ilişkidir. Eskişehir'de beni etkileyen de her zaman bu sıcaklık ve dinamizm olmuştur. Üniversiteleriyle genç nüfusunun şehre kattığı enerji çok değerli. Gençlerin olduğu yerde fikir vardır, sanat vardır, müzik vardır ve gelecek vardır. Eskişehir'in yıllar içinde değişimini izlemek benim için gerçekten gurur verici. Modernleşirken kendi kimliğini koruyabilmesi çok önemli. Ben Eskişehir'e baktığımda yalnızca bugünü değil, geleceği de görüyorum. Ve şunu söylemek isterim, bir şehrin en büyük zenginliği insanıdır. Eskişehir'in de en büyük zenginliği, gençleri ve o gençlere inanan insanlarıdır. Müzik açısından da Eskişehir'in çok özel bir yeri olduğuna inanıyorum. Çünkü sanatın, eğitimin ve gençliğin bir arada olduğu şehirlerden güzel sesler çıkar. Benim için Eskişehir'e her geliş, biraz da geleceğe bakmak gibi. Umarım bu şehir sanatla, müzikle, eğitimle ve insanıyla daha nice yıllar boyunca ülkemize ilham vermeye devam eder. Sevgili Cem, senin nezdinde Eskişehir’e ve Haberes okuyucularına sevgi ve selamlarımı iletiyorum.