Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Televizyon-Radyo Program Yapımcısı ve Sunucu olarak başarılı işlere imza atan Betül Arslan Akkuş, Haberes Medya’ya konuk oldu. Yazarımız Cem Aksu’nun sorularını yanıtlayan Akkuş; “İyi röportajın sırrı çok soru sormak değil, doğru yerde susabilmektir. Bazen soruyu sorduktan sonra susarsınız. O sessizlik, konuğun size söylemediği şeyi söylemesini sağlar” dedi.

Öncelikle sizi biraz daha yakından tanımak isteriz. Betül Arslan Akkuş kimdir? Eğitim hayatınız nasıl geçti ve bugün severek yaptığınız radyoculuk serüveni nasıl başladı?

Betül Arslan Akkuş, hayatının çok erken döneminde mikrofonla tanışmış ve o günden bugüne radyodan hiç kopmamış bir yayıncı.

Ben bu mesleğe aslında dokuz yaşında başladım. Bir Anneler Günü programında sesimi ve diksiyonumu beğenen Bayrak Radyosu çalışanları tarafından keşfedildim. O gün elime bir mikrofon geçti ve sanırım hayatımın yönü de o mikrofonla birlikte değişti.

Çocuk yaşta başlayan bu yolculuk zaman içinde bir mesleğe, ardından bir yaşam biçimine dönüştü. Üniversitede İktisat Fakültesi'nde üçüncü sınıfa kadar okudum. Fakat içimdeki yayıncılık ve iletişim tutkusu ağır bastı. İktisadı yarıda bırakıp Radyo-TV-Sinema eğitimi aldım. Bugün ise akademik yolculuğum doktora çalışmalarımla devam ediyor.

Şu anda kurumumda Radyo Koordinatör Yardımcısı ve Eğitim-Kültür Yayınları Amiri olarak görev yapıyorum. Beş radyonun sorumluluğunu taşıyorum. Bunun yanında hâlâ mikrofonun başına geçiyor, “Aykırı Sohbetler” programını hazırlayıp sunuyorum.

Sanırım benim hikâyemde en önemli şey şu; Mikrofonun arkasına geçmekten hiç vazgeçmedim. Yönetici oldum, akademisyen oldum, farklı sorumluluklar üstlendim ama radyocu tarafımı hiç bırakmadım. Çünkü radyo bir yaşam biçimi ve büyük bir tutku.

Radyoculuk, dışarıdan bakıldığında oldukça renkli ve heyecanlı bir dünya gibi görünüyor. Sizce Kıbrıs’ta hem yapımcı hem de sunucu olmak nasıl bir duygu? Bu mesleğin size en çok keyif veren tarafları neler?

Radyoculuk benim için bir meslekten biraz daha fazlası. Bir aşk diyebilirim. Kıbrıs gibi küçük ama hikâyesi çok büyük bir coğrafyada yayıncılık yapmak ise ayrıca özel. Çünkü burada mikrofonun diğer tarafında çoğu zaman tanıdığınız, hayatına dokunduğunuz, aynı sokaklardan geçtiğiniz insanlar var. Ben radyoda samimiyeti çok önemsiyorum. Dinleyici, karşısındaki kişinin gerçekten konuştuğunu hissetmeli. Sesinizden heyecanınızı, sevincinizi, üzüntünüzü, hatta bazen tereddüdünüzü bile anlayabilmeli. Ama samimiyet tek başına yetmez. Disiplin, hazırlık, yaratıcılık, vefa ve aidiyet de gerekiyor. Benim için radyoculuk biraz da şudur; Mikrofon açıldığında yalnızca kendi sesinizi değil, temsil ettiğiniz kurumu, toplumu ve mesleğinizi de taşırsınız.

Elbette radyonun görünmeyen yüzünün arkasında yoğun bir emek ve hazırlık süreci var. Bir programın yapım aşamasında karşılaştığınız en büyük zorluklar neler oluyor? Özellikle Kıbrıs gibi kendine özgü dinamikleri olan bir yerde program üretmenin farklı tarafları var mı?

Radyonun en büyük yanılgılarından biri, “Mikrofonu açıp konuşuyorlar” sanılması. Oysa iyi bir programın arkasında ciddi bir hazırlık vardır. Konuyu araştırmak, konuğu tanımak, soruları hazırlamak, akışı kurgulamak, dinleyiciyi düşünmek ve bütün bunları yayın sırasında doğal bir sohbet gibi hissettirmek gerekir. Kıbrıs'ta bunun kendine özgü başka bir boyutu var. Toplum birbirini tanıyor. Söylediğiniz sözün karşılığı çok hızlı geliyor. Dolayısıyla yayıncı hem özgür hem de sorumluluk sahibi olmalı. Ben devlet radyosunda yayıncılık yaparken bu dengeyi çok önemsiyorum. Özgün olabilirsiniz ama özensiz olamazsınız. Samimi olabilirsiniz ama ciddiyetinizi kaybedemezsiniz. Bence kamu yayıncılığının en önemli sınavlarından biri de budur.

Sizi radyo başında dinleyenler, doğal ve samimi tavrınızı hissediyor. Peki, programınıza bir konuğu davet ettiğinizde Betül Arslan Akkuş o yayına nasıl hazırlanıyor? Konuğunuzu ve söyleşinin akışını belirlerken nelere özellikle dikkat ediyorsunuz?

Ben konuğu yalnızca “ne iş yaptığı” üzerinden hazırlamam. Önce insanı tanımaya çalışırım. Nereden geliyor? Hayatında hangi kırılmalar olmuş? Neye inanıyor? Neyi kaybetmiş, neyi kazanmış? Hangi konuda heyecanlanıyor? Hangi konuda susuyor? ‘Aykırı Sohbetler’in benim için farkı da burada. Bir insanın özgeçmişini okuyup soru sormak kolay. Asıl mesele, özgeçmişin arasındaki insanı bulabilmek. Bazen konuğun herkesin bildiği tarafını değil, kimsenin sormadığı tarafını merak ediyorum. Çünkü iyi söyleşi bana göre bilgi alışverişinden daha fazlasıdır. İnsan insana dokunmalıdır.

İyi bir programın en önemli unsurlarından biri de kuşkusuz doğru soruyu doğru anda sorabilmek… Sizce iyi bir sunucuyu ya da iyi bir röportajı diğerlerinden ayıran en önemli özellik nedir?

Bence iyi röportajın sırrı çok soru sormak değil, doğru yerde susabilmektir. Bazen soruyu sorduktan sonra susarsınız. O sessizlik, konuğun size söylemediği şeyi söylemesini sağlar. İyi bir sunucu konuğunun önüne geçmez. Onu görünür kılar.

Bir de merak duygusunu kaybetmemek gerekiyor. Ben hâlâ mikrofonun başına geçtiğimde “Acaba bugün bu insanın hangi tarafını keşfedeceğim?” diye düşünüyorum. Çünkü yayıncı her şeyi bildiğini düşünmeye başladığı gün aslında dinlemeyi bırakmış demektir.

Türkiye ile Kıbrıs arasında tarihsel ve duygusal açıdan çok güçlü bağlar bulunuyor. Siz hem bir programcı hem de Kıbrıs’ta yaşayan bir isim olarak, iki ülke arasındaki kültürel yakınlığı nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce bu bağın en güzel yansıması hangi alanlarda görülüyor?

Kıbrıs ile Türkiye arasındaki bağ yalnızca tarih kitaplarında anlatılabilecek bir bağ değil. Dilimizde, müziğimizde, yemeklerimizde, aile hikâyelerimizde, türkülerimizde ve hafızamızda yaşayan bir bağ. Ben yayıncı olarak kültürün insanları birbirine bağlayan en güçlü alanlardan biri olduğuna inanıyorum. Radyo da bunun için çok güçlü bir araç. Bir şarkı bazen bir insanın çocukluğunu hatırlatır. Bir kelime bir memleket duygusu yaratır. Bir hikâye, hiç tanımadığınız biriyle aranızda ortaklık kurar. Benim için yayıncılığın en güzel taraflarından biri de bu ortak hafızaya katkı sunabilmek.

Mesleğiniz sayesinde pek çok insanla tanışıyor, farklı hayat hikâyelerine ve deneyimlere tanıklık ediyorsunuz. Sizi en çok etkileyen, size yeni bir bakış açısı kazandıran ya da unutamadığınız bir program anınız var mı?

Tek bir an seçmek çok zor. Çünkü 40 yılı aşan bir yayıncılık hafızasından söz ediyoruz. Ama benim için unutulmaz olanlardan biri, gençlik yıllarımda hazırladığımız “Biz Adalıyız” programının hikâyesidir.

1990'lı yıllarda Kıbrıs'tan Show Radyo'dan teklif alan sayılı, belki de tek kişi olduğumu söyleyebilirim. O dönemde programımızı özel bir stüdyoda kaydediyor ve Show Radyo'ya gönderiyorduk. Çok ciddi bir dinleyici ve hayran kitlesi oluşmuştu. Bugünden bakınca teknolojik olarak çok mütevazı şartlardı. Ama heyecanımız çok büyüktü.

Bana bazen “O yıllarda bunu nasıl yaptınız?” diye soruyorlar.

Cevabım çok basit:

İmkân azdı ama heves çoktu.

Belki de yayıncılığın en güzel dönemlerinden biri buydu.

Televizyon yıllarım da benim için ayrı bir yerde. Uzun yıllar televizyon programları hazırlayıp sundum. TRT-BRT işbirliğiyle gerçekleştirilen ilk canlı yayınların sunuculuğunu yaptım. “Yeşilada Kıbrıs” da benim yayıncılık hafızamda özel bir yere sahip. Bütün bu deneyimler bana bir şey öğretti: Teknoloji değişiyor, stüdyolar değişiyor, yayın biçimleri değişiyor ama insana ulaşma arzusu değişmiyor.

İnsan hayaller kurarak yola çıkıyor, zaman içinde bazı hayaller gerçeğe dönüşüyor, bazıları ise bizi yeni hedeflere götürüyor. Bugüne kadar hayal ettiğiniz şeylerin ne kadarını gerçekleştirebildiğinizi düşünüyorsunuz? “İyi ki vazgeçmemişim” dediğiniz bir dönüm noktanız oldu mu?

Hayallerimin hepsini gerçekleştirdim diyemem. Zaten insan bütün hayallerini gerçekleştirirse yeni bir hayal kuracak alanı kalmaz. Ama geriye dönüp baktığımda “İyi ki vazgeçmemişim” dediğim çok şey var.

Özellikle çocuk yaşta başlayan bir mesleğin içerisinde onlarca yıl kalabilmek kolay değil. İnsan yoruluyor, kırılıyor, hayal kırıklığı yaşıyor. Bazen “Artık yeter” dediği oluyor.

Ama ben hep bir şekilde mikrofonun başına geri döndüm. Çünkü benim için vazgeçmemek, her koşulda aynı yerde durmak anlamına gelmiyor. Bazen yön değiştiriyorsunuz, bazen yeniden öğreniyorsunuz, bazen kendinizi yeniliyorsunuz. Ama içinizdeki sesi kaybetmiyorsanız yol devam ediyor. Benim hayatımda da o ses hep radyonun sesi oldu.

Başarılı ve yoğun bir kariyerin ardından insanın hayalleri de değişiyor, gelişiyor. Bugün mesleki ve kişisel anlamda önünüzde duran en büyük hedefleriniz neler? Gelecekte kendinizi nasıl projelerde görmeyi hayal ediyorsunuz?

Bugün hedeflerim daha çok “daha çok görünmek” değil, daha kalıcı işler üretmek üzerine. Yöneticilik görevim var, akademik çalışmalarım devam ediyor, doktora serüvenim sürüyor. Aynı zamanda hâlâ program yapıyorum. Bu üç alanı birbirinden kopuk görmüyorum. Çünkü yayıncılık deneyimi akademik düşünceme, akademik birikimim yayıncılığıma, yöneticilik deneyimim ise her ikisine farklı bir perspektif kazandırıyor. Önümüzdeki dönemde özellikle radyo yayıncılığı, dil, kültür, toplum ve yeni medya ekseninde daha fazla üretmek istiyorum. Ve açıkçası bir şeyi daha çok önemsiyorum:

Benden sonra bu mikrofonlara geçecek gençlere bir şey bırakabilmek. Bir program, bir fikir, bir arşiv, bir yöntem ya da sadece “Ben de yapabilirim” duygusu... Bence asıl kalıcılık biraz da budur.

Türkiye’nin farklı şehirleriyle de bağınız ve dostluklarınız var. Özellikle kültürü, gençliği, sanatı ve samimi insan ilişkileriyle öne çıkan Eskişehir için neler söylemek istersiniz? Eskişehir’e ve Eskişehirlilere özel bir mesajınız olur mu?

Eskişehir benim için gençlik, kültür, sanat ve samimiyet kelimelerinin aynı cümlede buluşabildiği şehirlerden biri. Eskiyle yeninin adeta bir sentezi. Tabii bir şehri güzel yapan yalnızca binaları ya da sokakları değildir. İnsanlarıdır. Eskişehir'de gençliğin enerjisini, sanatın hayatın içine karışmasını ve insan ilişkilerindeki o sıcaklığı hissediyorsunuz. Nitekim sizi de böyle tanıdım Cem Bey. Eskişehir'den Kıbrıs'a adeta bir köprü oldunuz. Enerjinizle adada kısa sürede güzel işlere imza attınız. İnşallah devamı da gelecek. Kıbrıs'tan baktığımda Eskişehir bana biraz da “öğrencilik ruhunu kaybetmemiş şehir” duygusu veriyor. Eskişehirlilere mesajım ise şu olur.Şehrinizin en büyük zenginliği gençliğiniz, kültürünüz ve insanınız. Bunları koruyun. Çünkü şehirleri şehir yapan, hafızaları ve insanlarıdır.

Son olarak, hem hayallerinin peşinden gitmek isteyen gençlere hem de sizi severek takip eden izleyicilere vermek istediğiniz bir mesaj var mı? Hayat yolculuğunuza dönüp baktığınızda, bugün geldiğiniz noktayı tek bir cümleyle nasıl özetlersiniz?

Gençlere söyleyeceğim ilk şey şu olur: Kendinize bir yol çizin ama yolun nasıl olması gerektiğine başkalarının karar vermesine izin vermeyin. Ben dokuz yaşında mikrofonla tanıştığımda bugün nerede olacağımı bilmiyordum. Hayat bazen planladığınız gibi gitmiyor. Ben İktisat Fakültesi'nde üçüncü sınıfta eğitimimi bıraktım ve başka bir yola girdim. O karar bugün baktığımda hayatımın en önemli dönemeçlerinden biri olmuş.

Ama sadece hayal etmek yetmiyor. Çalışmak gerekiyor. Disiplin gerekiyor. Sabır gerekiyor. Kendini sürekli yenilemek gerekiyor. Ve benim özellikle inandığım birkaç şey var: Samimiyet. Disiplin. Yaratıcılık. Vefa. Aidiyet. Bir de aşk...

Ben hâlâ radyoyu seviyorum. Çünkü yıllar geçmesine rağmen mikrofonun kırmızı ışığı yandığında içimde hâlâ o dokuz yaşındaki çocuğun heyecanını hissediyorum.

Bugün hayatımı tek bir cümleyle anlatmam gerekirse: “Bir mikrofonun peşinden yürüdüm; yıllar geçti, mikrofonun sesi hayatım oldu.”

Ve galiba benim için en güzel tarafı şu:

Bu hikâye henüz bitmedi.