Türkiye’de muhalefet de iktidar da çoğu zaman günlük olayların içinde boğuluyor.
Bugün bir soruşturma…
Yarın bir tutuklama…
Öbür gün bir kayyum…
Sonra başka bir tartışma…
Ve biz sürekli ağaca bakarken ormanı kaçırıyoruz.
Asıl mesele bugün ne olduğu değil.
Asıl mesele Türkiye’nin nereye gittiği.
Cumhuriyet kurulurken hedef belliydi.
Egemenlik milletindi.
Devlet kurumları kişilerden güçlü olacaktı.
Hukuk iktidarın değil devletin hukuku olacaktı.
Vatandaş kul değil yurttaş olacaktı.
Şimdi dönüp bakalım.
Geldiğimiz yerde devlet büyürken vatandaş küçülüyor.
Kurumlar güçlenirken değil, kişilere bağımlı hale gelirken konuşuluyor.
Liyakat yerini sadakate bırakıyor.
Eleştiri yerini itaate bırakıyor.
Soru soranlar değil, alkışlayanlar makbul sayılıyor.
İşte rejim değişiklikleri bazen tankla, tüfekle olmaz.
Zihniyetle olur.
Vatandaşın yavaş yavaş yurttaş olmaktan çıkarılıp seyirciye dönüştürülmesiyle olur.
Cumhuriyet “Ben seçerim” rejimidir.
Otoriter anlayış ise “Ben senin yerine düşünürüm” rejimidir.
Bugün Türkiye’nin önündeki en büyük tartışma da budur.
Daha fazla demokrasi mi?
Yoksa daha fazla merkezileşme mi?
Daha fazla hukuk mu?
Yoksa daha fazla talimat mı?
Daha fazla yurttaş mı?
Yoksa daha fazla biat eden kalabalık mı?
Çünkü tarih bize gösteriyor ki hiçbir ülke bir sabah uyandığında özgürlüğünü kaybetmez.
Önce insanlar alışır.
Sonra sessizleşir.
Sonra normalleştirir.
En sonunda da kaybettiklerinin farkına varır.
Atatürk’ün en büyük devrimi sadece bir ülke kurmak değildi.
Korkmayan yurttaş yaratmaktı.
Bugün sorulması gereken soru da budur:
Biz Cumhuriyetin özgür yurttaşları mı oluyoruz?
Yoksa kararları başkalarının verdiği bir kalabalığa mı dönüşüyoruz?
İşte Türkiye’nin gerçek gündemi budur.
Ve bu soru, ekmek kadar, su kadar, seçim kadar önemlidir.