Toplumlar, birlikte yaşamanın düzenini kurarken yönetme yetkisinin kimde ve nasıl olacağı sorusuyla yüzleşir. Bu soru, yalnızca siyasal bir tercih değil, aynı zamanda ahlaki ve felsefi bir meseledir. Çünkü yönetim biçimi, toplumun kendisini nasıl gördüğünü ve bireyin bu bütün içindeki yerini doğrudan belirler. Tarih boyunca bu soruya verilen cevaplar farklı adlar almış, ancak özünde aynı gerilimi taşımıştır.

Yetki kimde olacak ve hangi sınırlarla kullanılacaktır?

Bu bağlamda ilk karşımıza çıkan yapılardan biri "monarşi"dir. Monarşi, yönetme yetkisinin tek bir kişide toplandığı düzeni ifade eder. Bu yetki kimi zaman soyla, kimi zaman kutsallıkla, kimi zaman da süreklilik fikriyle meşrulaştırılır. Karar alma gücü merkezidir. Toplum, bu gücün etrafında şekillenir.

Oligarşi ise yönetimin bir kişiden çok, dar bir grubun elinde olduğu yapıdır. Görünüşte tek bir merkez yoktur, ancak karar alma süreçleri yine toplumun büyük bölümüne kapalıdır. Güç, sayıca az fakat etkisi büyük bir çevrede dolaşır.

Yönetim biçimleri tartışılırken, kavramların dili de önem kazanır. Günlük kullanımda çoğu zaman birbirinin yerine geçen tiran ve despot kavramları, aslında farklı anlam katmanlarına işaret eder. Tiran, halk dilinde, hakka ve yasalara aldırış etmeksizin zorbaca yöneten bir figür olarak anılır. Despot ise kendisini yasaların üstüne yerleştiren kişidir. Bu ayrım, yönetimin keyfiliğini anlamak açısından önemlidir.

Tiran, koşullar içinde despotlaşabilir; ancak despot, doğası gereği tiranlığa yakındır. Çünkü yasaların üstünde olduğunu iddia eden bir irade, sınırlarını çoktan kaybetmiştir.

Bu noktada mesele, yönetimin adından çok, yetkinin kendisini nasıl konumlandırdığı sorusuna dönüşür.

İşte Rousseau’nun ‘’Toplum Sözleşmesi’’ tam da burada anlam kazanır. İnsan, birlikte yaşamanın yollarını ararken yalnızca düzeni ya da güvenliği değil, özgürlüğü de korumak zorundadır. Rousseau’nun temel sorusu nettir;

İnsan, özgürlüğünden vazgeçmeden bir topluluğun parçası olabilir mi?

Rousseau’ya göre çözüm, bireyin iradesini yok etmekte değildir. Onu ortak bir iradeye dönüştürmektedir. Egemenlik, bir kişiye ya da zümreye değil, toplumun tamamına aittir. Ancak bu ilke, karar alma süreçleri daraldığında hızla aşınır. Monarşi ya da oligarşi gibi yapılar, farklı adlar taşısa da toplumun iradesi devre dışı kaldığında aynı sorunu üretir. Genel iradenin yerini sınırlı iradeler alır.

Bu noktada demokrasi, bir yönetim biçiminden çok, bir ölçüt olarak düşünülmelidir. Demokrasi, yalnızca sandığa indirgenen bir süreç olarak değil genel iradenin ne ölçüde görünür, katılımcı ve denetlenebilir olduğunun göstergesidir. Eğer karar alma mekanizmaları toplumun geniş kesimlerine kapalıysa, biçimsel olarak var olan demokrasi içerik bakımından boşalır. Rousseau’nun uyarısı da tam olarak buraya yöneliktir. Genel irade, yalnızca çoğunlukla değil, bilinçli katılımla oluşur.

Bu ayrım, “seçim” ile “seçtirme” arasındaki farkta daha da belirginleşir. Seçim, bireyin iradesini kullanarak ortak karara katılmasıdır. Seçtirme ise iradenin yönlendirilmesi, sınırlandırılması ya da önceden belirlenmiş seçeneklere hapsedilmesidir. İlki katılım doğurur, ikincisi onay. İlki sorumluluk ister, ikincisi alışkanlık. Toplum, seçim yaptığını düşünürken aslında seçtiriliyorsa, ortada bir temsil değil, yalnızca bir meşruiyet görüntüsü vardır.

Yetkinin tek elde ya da dar bir çevrede toplanması, zamanla yalnızca kararları değil, seçenekleri de belirlemeye başlar. Böylece toplum, yönetime katılan bir özne olmaktan çıkar. Yönetilen bir nesneye dönüşür. Genel irade sustuğunda, özgürlük kavramı biçimsel olarak varlığını sürdürse bile anlamını kaybeder.

Belki de mesele, kimin yönettiğinden çok, nasıl yönetildiğimiz sorusunda gizlidir. Monarşi, oligarşi ya da demokrasi adları, ancak bu soruya verilen cevap kadar anlamlıdır. Toplum, iradesini gerçekten ortaya koyabildiği, karar süreçlerine bilinçli biçimde katılabildiği sürece ayakta kalır. Aksi hâlde düzen sürer, kurumlar işler, isimler değişmez, fakat sözleşme çoktan bozulmuştur.