Şehirler binalarla değil, insanıyla büyür. Bir şehri tanımak için önce sokaklarına bakarsınız. Sonra meydanlarına… Parklarına, caddelerine, binalarına… Ama bunların hiçbiri tek başına bir şehri anlatmaya yetmez. Çünkü şehir dediğimiz şey, taşın ve betonun çok ötesindedir.

Şehir; sabah işe yetişmeye çalışan insanların telaşıdır.

Okul yolunda arkadaşını bekleyen çocuğun heyecanıdır.

Pazar filesini doldurmaya çalışan emeklinin hesabıdır.

Esnafın günün ilk çayını içerken komşusuna verdiği selamdır.

Akşam üzeri Porsuk kıyısında yürüyen gençlerin kahkahasıdır.

Bir şehir, aslında içinde yaşayan insanların ortak hikâyesidir.

İşte Eskişehir’i farklı yapan da tam olarak budur.

Türkiye’nin birçok şehrini gezebilirsiniz.

Geniş bulvarlar görürsünüz.

Yüksek binalar görürsünüz.

Yeni yapılan meydanlar görürsünüz.

Fakat her şehir insana aynı duyguyu vermez.

Bazı şehirler yalnızca yaşanılan yerlerdir.

Bazıları ise insanın kendisini ait hissettiği yerler olur.

Eskişehir, yıllardır bu ikinci grubun içinde yer alıyor.

Bunun nedeni yalnızca parkları değildir.

Ne yalnızca tramvayı…

Ne yalnızca Porsuk’u…

Ne de kültür ve sanat etkinlikleri…

Asıl neden, yıllar içinde oluşan şehir kültürüdür.

Bir şehrin karakteri vardır.

Tıpkı insanlar gibi…

Kimi acelecidir.

Kimi gürültülüdür.

Kimi serttir.

Kimi ise insanı içine alan bir sıcaklığa sahiptir.

Eskişehir’in karakteri de tam olarak budur.

İnsan odaklı olmak…

Belki bu yüzden bu şehir, burada doğanların olduğu kadar burada birkaç yıl yaşayan öğrencilerin de unutamadığı bir şehir oldu.

Çünkü aidiyet yalnızca doğduğunuz yerde oluşmaz.

Kendinizi değerli hissettiğiniz yerde oluşur.

İyi belediyecilik de tam burada başlar.

Yol yapmak elbette önemlidir.

Kaldırım yapmak da…

Kanalizasyon, asfalt, köprü, otobüs…

Bunların hepsi belediyenin görevidir.

Ama bunlar bir şehri özel yapmaya yetmez.

Asıl mesele, o hizmetlerin insan hayatında nasıl bir karşılık bulduğudur.

Bir park açarsınız.

Çocuklar orada büyür.

Yıllar sonra aynı çocuk kendi çocuğunu aynı parka getirir.

İşte o gün yaptığınız şey artık bir park değildir.

Bir hatıradır.

Bir tramvay hattı inşa edersiniz.

Bir öğrenci dört yıl boyunca her sabah o tramvayla okuluna gider.

Mezun olur.

Şehirden ayrılır.

Yıllar sonra Eskişehir’i anlattığında ilk aklına gelenlerden biri yine o tramvay olur.

Demek ki belediyecilik yalnızca hizmet üretmek değildir.

Hatıra üretmektir.

İnsanların hayatına dokunabilmektir.

Bugün Eskişehir’in adı Türkiye’nin dört bir yanında saygıyla anılıyorsa bunun nedeni yalnızca yapılan projeler değildir.

Bu şehir, uzun yıllar boyunca kendisini insan ölçeğinde geliştirmeyi tercih etti.

Betondan önce nefes alan alanları düşündü.

Kalabalıktan önce yaşam kalitesini…

Gösterişten önce işlevi…

Belki her zaman en zengin şehir olmadı.

Belki en büyük bütçeye de sahip olmadı.

Ama sahip olduğu kaynakları, insanın gündelik hayatına dokunacak alanlara yöneltmeye çalıştı.

Bunun kıymetini bazen burada yaşayanlar yeterince fark etmiyor.

Çünkü alışıyoruz.

Temiz bir parkı normal görüyoruz.

Tramvayın zamanında gelmesini doğal kabul ediyoruz.

Kültür sanat etkinliklerini sıradanlaştırıyoruz.

Oysa başka şehirleri gördüğümüzde anlıyoruz ki, bazı şeyler kendiliğinden olmuyor.

Bir şehrin güzel kalması için her gün yeniden emek vermek gerekiyor.

İşte belediyecilik tam da budur.

Bir gün değil…

Her gün…

Yeniden başlamak…

Eskişehir’in hikâyesi de aslında tam olarak bunu anlatıyor.

Bitmiş bir başarı hikâyesini değil…

Her sabah yeniden yazılan bir emeğin hikâyesini…

Ve belki de bu yüzden Eskişehir, yalnızca yaşayanların değil; yolu bir kez buradan geçen herkesin hafızasında güzel bir yer olarak kalıyor.

Çünkü bazı şehirler haritada gösterilir.

Bazıları ise insanın kalbinde yer edinir.

Eskişehir, işte o şehirlerden biridir.