Ülkemizin başarılı kadın koro şeflerinden İrem Sarıkaya, Haberes’e konuştu. Yazarımız Cem Aksu ile keyifli sohbet eden Sarıkaya; “Benim için şeflik, müziği yönetmekten çok, birlikte var olabilen bir alan kurmaktır” dedi.
Bize kendinizden bahseder misiniz? Nerede doğdunuz nasıl bir çocukluk geçirdiniz?
Karamürsel’de doğdum. Denizci bir asker olan babamın mesleği nedeniyle çocukluğum farklı şehirlerarasında geçti. Birçok şehir değiştirmek çoğu çocuk için zorlayıcı olabilir; ancak benim için hızlı adaptasyon sağlayabilme, gözlem gücü ve iletişim becerileri kazandığım bir durumdu. Yeni insanlar ve kültürlerle tanışmak karakterimi besleyen bir zenginlik oldu. Aynı zamanda sokağa çıkabilen son nesil olduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum.
Şaka yollu söylemek gerekirse, aslında klasik denizci asker ve hemşire eşleşmesinin sonucuyum. Babamdan disiplin ve kararlılığı, annemden ise aynı anda birçok şeyi planlayıp hayata geçirebilme becerisini aldığımı düşünüyorum.
Çocukluğumun bu hareketli yapısı bugün şeflik anlayışımın temelini oluşturduğunu düşünüyorum. Çünkü şeflik benim için yalnızca müziği değil, farklı insanları ve enerjileri bir araya getirerek ortak bir alan yaratmak anlamına geliyor. Belki de bu yüzden kendimi, farklı sesleri bir arada tutmaya çalışan biri olarak tanımlıyorum.
Müziğe ilk temas ettiğiniz anı hatırlıyor musunuz? Bugünkü sanatsal kimliğinizin temelleri o dönemde nasıl atıldı?
Müziğe ilk temasım 5. sınıfta, okulumuzda açılan bir gitar kursuyla oldu. Hatta aileme gitar aldırabilmek için birkaç ay ağlamışlığım vardır. O yaşta bunun profesyonel bir yolculuğa dönüşeceğini bilmiyordum ama müziğin benim için sıradan bir uğraş olmadığını fark etmiştim.
Sonrasında Güzel Sanatlar Lisesi diye bir okul olduğunu keşfetmem hayatımın ilk bilinçli yön seçimi oldu ve lise eğitimimi orada tamamladım. Lise 2. sınıftayken bir gün okulumuza şef İbrahim Yazıcı ve İzmir Senfoni Orkestrası üyeleri eğitim konseri vermeye gelmişlerdi. Orada şeflik mesleğinden inanılmaz etkilenmiştim ve en yakın arkadaşıma ‘Bu şeflik nasıl bir şeymiş keşke ben de olsam.’ dediğimi hatırlıyorum.
Aradan birkaç hafta geçtikten sonra tesadüf müdür bilemiyorum ama koro hocam birden ‘İrem hadi bu eseri yönetmeyi dene’ demişti. Sonrasında o eseri konserde ben yönetmiştim. Bugünkü sanatsal kimliğimin temelleri de işte tam o dönemde atıldı. Tabii ki çok uzun ve zorlu bir yol olduğunu henüz bilmiyorken...
Hem bir şef hem de kompozisyon mezunu olmak, müziğe bakışınızı nasıl şekillendiriyor? Bu iki disiplin birbirini nasıl besliyor?
Kompozisyon eğitimi almak, müziğe yalnızca icracı ya da yönetici perspektifinden değil; yapısal ve analitik bir gözle bakmayı öğreten bir disiplin. Bir eseri çalışırken sadece yüzeydeki melodiyi ya da dramatik akışı değil, armonik ve formal kurgusunu ve bestecinin düşünce sistemini de görmeye başlıyorsunuz. Aynı zamanda müzik yazarak da pratiğe döküyorsunuz. Bu da şeflik pratiğini en önemli noktada derinleştiren şeydir.
Bir şef olarak partisyona yaklaşımımın arkasında her zaman “Bu yapı neden böyle kurulmuş?” sorusu var. Kompozisyon eğitimi, müziğin iç mekanizmasını çözümleyebilme refleksi kazandırdı. Dolayısıyla prova sürecinde yalnızca doğru notayı ya da doğru ritmi değil, eserin dramaturjisini ve ses malzemesinin anlamını inşa etmeye odaklanıyorum.
Öte yandan şeflik pratiği de kompozisyon bakışımı besliyor. Canlı insan sesi ve enstrümanla çalışmak, yazılı müziğin sahnedeki gerçekliğini deneyimlemek demek. Bu da müziğin teorik değil, yaşayan bir organizma olduğunu sürekli hatırlatıyor.
Benim için bu iki alan birbirini tamamlayan iki yön gibi. Kompozisyon düşünceyi derinleştiriyor, şeflik ise o düşünceyi hayata geçiriyor. Biri yapıyı kurmayı, diğeri o yapıyı nefes alır hâle getirmeyi sağlıyor.
Bir şef olarak, sahnede müzisyenlerle kurduğunuz iletişimi nasıl tanımlarsınız? Sizce iyi bir şefi ayıran temel özellik nedir?
Bir şef olarak sahnedeki iletişimi tek yönlü bir yönetim ilişkisi olarak görmüyorum. Benim için bu, karşılıklı güven ve ortak bir nefes alanı kurmak demek. Prova sürecinde teknik netlik çok önemli; ancak sahneye çıktığımız anda artık sözcükler değil, enerji konuşuyor. Orada kurulan bağ, bakışla, jestle ve en önemlisi birlikte alınan nefesle oluşuyor.
Müzisyenlerle kurduğum iletişimde açıklık ve saygı temel prensibim. Çünkü bir topluluğun gerçekten iyi bir tını çıkarabilmesi için önce kendini güvende hissetmesi gerekir. Şefin görevi yalnızca tempoyu belirlemek değil potansiyeli ortaya çıkarabilecek atmosferi yaratmaktır.
Bence iyi bir şefi ayıran temel özellik teknik donanımın ötesinde vizyon, empati ve iletişim becerisi arasında kurduğu dengedir. Partisyonu bilmek gerekir ama insanı da bilmek gerekir. Disiplin gerekir ama aynı zamanda esneklik de. Net olmak gerekir ama baskıcı olmadan…
İyi bir şef, farklı sesleri tekleştiren değil onları uyum içinde bir bütün hâline getirebilen kişidir.

Şimdilerde neler yapıyorsunuz?
Şu sıralar hayatımın merkezinde kurucusu ve sanat yönetmeni olduğum Velora Ensemble ve Women’s Choir var. Ama Velora’yı bir topluluk olarak değil, bir alan olarak görüyorum.
Velora Ensemble’da benim için en önemli şey genç müzisyenlerin sahneye çıkabildiği, sorumluluk alabildiği ve birlikte düşünmeyi deneyimlediği bir yapı kurmak. Oda müziği ya da orkestra çalışırken mesele “iyi çalmak”tan çok, birbirini duymayı öğrenmek. O alan oluştuğunda müzik zaten büyüyor.
Velora Women’s Choir’da da benzer bir şey var. Koro benim için bir organizma gibi. Herkesin sesi ayrı ama nefes bir. Orada bir şey öğretmeye çalışmıyorum; daha çok birlikte bir enerji kuruyoruz. Güvenli ama üretken bir atmosfer oluştuğunda ses de, cesaret de doğal olarak ortaya çıkıyor.
Genç bir şef adayı olarak şu an yaptığım şey, insanları bir araya getirip yaşayan bir müzik alanı oluşturmak. Benim için en heyecan verici tarafı da bu: birlikte büyüyen, dönüşen ve her projede biraz daha derinleşen bir yapı kurmak.
Önümüzdeki yıllar için hem bir şef hem de besteci olarak kendinize koyduğunuz hayaller ya da hedefler nelerdir?
Önümüzdeki süreçte en önemli hedeflerimden biri, orkestra şefliği alanında akademik olarak daha fazla derinleşmek. Bu doğrultuda çalışmalarımı sürdürüyor, teknik donanımımı güçlendirmeyi, repertuvar bilgimi genişletmeyi ve sahne pratiğimi daha sistemli bir zemine taşımayı amaçlıyorum.
Aynı zamanda bale müziğine inanılmaz bir ilgim var. Bu alanda ülkemizde şu kişi iyi bir bale şefidir diyebileceğimiz bir şef de maalesef yok diye biliyorum. Kendimi bu alanda geliştirmek de istiyorum açıkçası. Müziğin hareketle birlikte var olduğu bu disiplin, zaman ve nefes kavramını sahnede farklı bir boyuta taşıdığı için beni özellikle heyecanlandırıyor.
Bestecilik tarafında ise sahneyle doğrudan ilişki kuran üretimlere yönelmeyi planlıyorum. Yazdığım müziğin canlı performans içinde karşılık bulması benim için çok değerli. Uzun vadede hem şeflik hem bestecilik pratiğini birbirini besleyen iki alan olarak sürdürmek ve Velora’yı güçlü, sürdürülebilir bir sanat markasına dönüştürmek en büyük hedeflerim arasında.

Eskişehir’e daha önce hiç geldiniz mi? Neler söylemek istersiniz şehrimizle ilgili?
Eskişehir’e daha önce gelme fırsatım olmadı, ancak uzun zamandır görmek istediğim şehirlerden biri. Özellikle genç ve canlı kültür-sanat atmosferi, üniversite yaşamıyla iç içe dinamik yapısı ve sanat etkinliklerine verdiği önem hep dikkatimi çekiyor.
Şehrin müzeleri, çağdaş sanat alanları ve Porsuk çevresindeki kültürel yaşam hakkında çok güzel şeyler duydum. Bir sanatçı olarak bir şehrin enerjisini en çok insanları ve üretim ortamı belirliyor; Eskişehir’in de bu anlamda güçlü bir kimliği olduğunu düşünüyorum. Umarım yakın zamanda gelip şehri yerinde deneyimleme fırsatım olur.
Ve açıkçası, Eskişehir’e ilk gelişimin sanatsal bir üretim ya da müzikle kurulan bir bağ vesilesiyle olması benim için ayrıca anlamlı olurdu.