Uzun yıllardır ülkemizde müzisyen ve aktör olarak öne çıkan Ukraynalı Sanatçı Yurı Ryadchenko, Haberes Dergisi'ninMayıs 2026 sayısına konuk oldu. Eşref Rüya Dizisinde Rus Mafya Lideri İvan Baronov’u canlandıran Ryadchenko, Yazarımız Cem Aksu ile keyifli bir sohbet etti. Ryadchenko; “Bugün inanılmaz bir özgürlük var. Artık insanlar evlerinde müzik üretebiliyor, kayıt yapabiliyor ve yaptıkları işi bütün dijital platformlarda paylaşabiliyorlar. Bu gerçekten çok büyük bir şey" dedi.
Bize kendinizden bahseder misiniz? Nerede doğdunuz? Nasıl bir çocukluk geçirdiniz? Türkiye’ye ne zaman geldiniz?
Ukrayna’da doğdum. Ukrayna’nın güneyinde, Karadeniz’e arabayla yaklaşık iki saat mesafede bulunan Kherson diye bir şehirde… Maalesef son dört yıldır orası sürekli bombalanıyor. “Kardeşlik” dedikleri şey bazen böyle anlaşılıyor demek ki. Çocukluğum orada geçti. Köydeyken Ukraynaca konuşuyordum, şehirdeyse Rusça. Ve gerçekten çok güzel bir çocukluğum oldu. Gerçi sanırım çocukluk her zaman güzeldir. Çünkü o yaşlarda insan “Mutlu muyum, değil miyim?” diye değerlendirmiyor hayatı.
Şimdi benim 14 yaşında ikizlerim var. Ayşe ve Can. Can bir gün, üç ya da dört yaşındayken bana şöyle demişti:
“Ben büyümek istemiyorum. Çocuk olmak çok güzel.”
Bunu duyduğumda ona o kadar imrenmiştim ki… Çünkü karşımda, o güzelliğin farkında olan bilinçli bir çocuk vardı. Ben kendi çocukluğumda bunu hiç düşünmemiştim.
Tabii ki hayatımın içinde çocukluğumdan beri müzik vardı. Daha anaokulundayken koroda solisttim. Hâlâ hatırlıyorum. Okulun piyanosu olan müzik salonunda tek başıma şarkı söylerken, sesimin duvarlardan yankılanıp bana geri dönüşünü dinlemeyi çok severdim. O his çok hoşuma giderdi.
Zaman geçti… Ve ben 1992 yılında Türkiye’ye geldim. Bir caz grubuyla, sadece bir sezonluk iş için gelmiştik. Dört kişiydik.
Ama o “bir sezon” bir türlü bitmedi.
Müziğe nasıl başladınız? Sizi bu yola çeken en önemli etken neydi? Sanat yolculuğunuzda sizi en çok etkileyen isimler kimlerdir?
Benim için müzik sanırım dedemin armonikasıyla başladı. Ben beş yaşlarındaydım. Dedemin küçük bir armonikası vardı. Küçük bir akordeon gibiydi ama diyatonikti ve sağ tarafında iki sıra düğmesi bulunuyordu. Dayım bana onunla bir şarkı öğretti. Ben de onu çalmaya başladım. Sonra yavaş yavaş kulaktan başka melodiler çıkarmaya başladım. Sanırım her şey orada başladı.
Sekiz yaşındayken kendi kendime gidip müzik okuluna yazılmışım. Bunu sonradan babam anlatmıştı bana. Ben pek hatırlamıyorum. Kendi başıma gidip kayıt yaptırmışım yani. Sonra bana bir bayan aldılar. “Bayan” dediğim aslında düğmeli akordeon, yani klasik Fransız akordeonu tarzında bir enstrüman. Böylece müzik okuluna başladım. Orada toplam yedi yıl okudum. Beş artı iki yıllık bir eğitimdi. Müzik hayatım akordeonla başladı ama aynı dönemde gitar çalmaya da başladım. Sonra basgitar… Arkadaşlarla grup kuruyorduk. Zaten sürekli şarkı söylüyordum.
Beni etkileyen isimler o dönemlerde daha çok rock müziğin büyük gruplarıydı. Makaralı teyplerden dinlediğimiz Beatles, Deep Purple, Black Sabbath, Uriah Heep, Led Zeppelin… Sonra Queen çıktı. Yetmişli yıllardı tabii. Daha çok rock dinliyordum; pop değil. Cazı ise daha sonra keşfettim.
Bir gün Ella Fitzgerald’ın canlı konser kaydının olduğu bir long play plak almıştım. Onu dinlediğimde gerçekten çok etkilenmiştim. Sonra Paco de Lucia, John McLaughlin gibi isimler geldi hayatıma. Sürekli müzik vardı hayatımda.
Müzik dinleyerek ders çalışıyordum, ödev yapıyordum. Aynı zamanda elektronikle de çok iç içeydim. Kendi amfilerimi yapıyordum. Hatta kendime plakçalar bile yapmıştım. Sonra aldığım plakları onunla dinliyordum. Yani hayatım hep müziğin içinde geçti. Daha sonra müzikoloji ve konservatuvar eğitimi geldi tabii. Ama şunu fark ettim: Müzik çaldığı zaman ben başka hiçbir şeye odaklanamıyorum. Ne kitap okuyabiliyorum ne ders çalışabiliyorum ne de başka bir iş yapabiliyorum. Müzik bir anda bütün dikkatimi ele geçiriyor. Benim hayatım biraz böyle geçti işte.
Türk televizyonlarında var olan birçok dizi ve filmde oynadınız. Oyunculuk kariyeriniz nasıl başladı? Müzik ve sinema arasında sahne performansı açısından nasıl bir bağ vardır? Her ikisinde de başarılı olmak için hangi ortak yeteneklere sahip olmak gerekir?
Türkiye’de de oldukça fazla şey yaptım aslında. Film sektörü için hem oyunculuk yaptım hem de film müzikleri besteledim. Toplam dört ya da beş filmde çalıştım sanırım. Üçü kısa metrajlıydı, ikisi ise uzun metrajlıydı. İlk uzun metrajlı işlerden biri, Sonbahar filmiydi. Yönetmeni Özcan Alper. O film ödüller de aldı. Biz de ekip olarak film müzikleri üzerinde çalışmıştık. 2010 yılında ise ilk kez bir sinema filminde oyuncu olarak yer alma fırsatım oldu. Çok büyük bir rol değildi aslında. Sadece üç sahnem vardı. Ama karakter oldukça dikkat çekiciydi. Hatta Batman’de afişte bile yer aldım. Orada “Yuriy Gagarin” isimli bir mafya karakterini canlandırıyordum.
Bir eser üretirken en çok neye dikkat edersiniz? Bir eserin başarısını arttıran en kritik unsur sizce teknik olması mı yoksa yorum mudur?
Bir eser üretirken nelere dikkat etmek gerekir sorusu aslında çok zor bir soru. Çünkü insanlar genelde şöyle düşünüyor. İlham gelecek, sonra eser bir anda insanın içinden akıp çıkacak… Böyle şeyler gerçekten oluyor. Benim de hayatımda iki üç kez öyle oldu. Ama çoğu zaman iş öyle yürümüyor. Genellikle oturup çalışmak gerekiyor. Bir yapı kuruyorsun, bir konstrüksiyon oluşturuyorsun. Teori tabii ki önemli ama ben üretirken “Şimdi burada şu kurala dikkat etmeliyim” diye düşünmüyorum. Daha çok hisle ilerliyorum. Eğer yaptığım şey benim hoşuma gidiyorsa, tamam diyorum. Bu paylaşılabilecek bir eser olmuş. Hoşuma gitmiyorsa zaten yarım bırakıyorum. Bazen eski defterlerime bakıyorum, içinde çok acayip fikirler var. Kimisi tamamlanmamış, kimisi sadece birkaç notadan ibaret… Ama hepsi bir dönemin izi. Bir de “başarı” meselesi var tabii. Başarılı eser ne demek? Çok dinlenen mi? Çok satan mı? Çünkü bugün baktığımızda aslında müzikal olarak çok da güçlü olmayan ama inanılmaz popüler olmuş bir sürü iş var. Bu çoğu zaman sanatla değil, daha çok ticaretle ilgili bir durum. Bir müziğe ne kadar promosyon yapıldığı, radyolarda ne kadar çalındığı, dijital platformlarda ne kadar öne çıkarıldığı çok belirleyici oluyor. Büyük bütçelerle her yerde karşına çıkınca insanlar o sese alışıyor. Sonra sanatçı televizyona çıkıyor, röportajlar veriyor, herkes konuşuyor… İnsanlar da “Demek ki bu çok iyi bir şey” diye düşünmeye başlıyor. Çünkü genel olarak müzik eğitimi ve müzik kültürü çok yaygın değil. İnsanlara derinlikli ya da gerçekten kaliteli müzik yeterince ulaşmıyor. Böyle olunca da en kolay tüketilen şey öne çıkıyor. Bir anlamda, müziğin “McDonald’s”ı kazanıyor diyebiliriz.
Günümüz müzik dünyasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Dijitalleşme sanatsal kaliteyi nasıl etkiledi?
Günümüz müzik dünyasını aslında çok olumlu değerlendiriyorum. Çünkü bugün inanılmaz bir özgürlük var. Artık insanlar evlerinde müzik üretebiliyor, kayıt yapabiliyor ve yaptıkları işi bütün dijital platformlarda paylaşabiliyorlar. Bu gerçekten çok büyük bir şey. Eskiden bir stüdyoya ulaşmak, albüm yapmak, plak şirketi bulmak gerekiyordu. Şimdi ise mesele daha çok insanların dikkatini çekebilmekte. Çünkü ortada artık okyanus kadar müzik var. Her gün sayısız yeni parça çıkıyor. Bazen Spotify’da çok tuhaf bir şarkıya denk geliyorum. Dinliyorum ve kendi kendime düşünüyorum: “İnsanları bunun içinde çeken şey ne?” Sonra bakıyorum; aylık iki milyon, üç milyon dinleyicisi var. Ben hâlâ bunu tam çözebilmiş değilim açıkçası. Eğer o sırrı çözebilirsem herhalde herkese anlatırım. Çünkü bazı “hit” şarkılar benim dikkatimi hiç çekmiyor ama milyonlarca kez dinleniyor. Demek ki orada başka bir psikoloji, başka bir bağ kurma biçimi var. Benim yaptığım işlerde de bunu görüyorum. Mesela prodüksiyonunu yaptığım Özlem Atik var. Çok devasa rakamlar olmayabiliyor ama yıllardır sürekli dinleniyor. Hep bir dinleyicisi var ve o dinleyici onu bırakmıyor. Eskiden kaset ve CD döneminde de böyleydi. Bazı sanatçılar bir albümle inanılmaz satış yapıyordu ama sonra tamamen kayboluyordu. İkinci albüm tutmuyordu. Ama mesela Candan Erçetin gibi isimler vardı; her albümde belli bir seviyeyi koruyordu. Belki hiçbir zaman “patlama” yaşamıyordu ama sürekli güçlü bir dinleyici kitlesi vardı. Sanırım her dönemde, her ülkede böyle sanatçılar oluyor.
Genç müzisyenlere vermek istediğiniz en önemli tavsiye nedir? Özellikle uluslararası kariyer hedefleyen müzisyenler nelere odaklanmalılar?
Genç müzisyenler için ise en önemli şey kesinlikle dinlemek. Sürekli dinlemek… Özellikle kaliteli müzik dinlemek. Çünkü insan kulağını kaliteli müzikle doldurdukça, kendi müzikal çıtası da yükseliyor. Dinlediğin müziğin seviyesi, bir süre sonra senin üretim seviyeni belirlemeye başlıyor. Ve o çıta yükseldikten sonra artık aşağı düşmek zorlaşıyor. Çünkü kulağın sana sürekli şunu söylüyor: “Hayır, bu değil. Daha iyisini yapabilirsin.” Çünkü insanın zihninde artık iyi bir örnek yer etmiş oluyor. Ve biz de farkında olmadan ürettiğimiz müziği o güzel örneğe göre şekillendiriyoruz.
Yakın gelecekte hayata geçirmeyi planladığınız yeni projeler nelerdir?
Yakın gelecekte hayata geçirmeyi planladığım projeler aslında hiç bitmiyor diyebilirim. Sürekli yeni işler çıkıyor ve Allah’tan üretim devam ediyor. Şu sıralar mesela emekli bir KBB doktoruyla birlikte çalışıyoruz. Kendisi daha önce hem sözlerini hem müziklerini yazdığı çok güzel şarkılar üretmiş. Şimdi onları birlikte düzenliyoruz. İçlerinde Türk sanat müziğine yakın eserler de var, ilahi tarzında olanlar da, hatta rock tınıları taşıyan çalışmalar bile bulunuyor. Neslihan Şenocak ile yürüttüğümüz projelerden biri bu. Aynı zamanda Türkmenistan’dan Türkiye’ye gelmiş, burada evlenip hayat kurmuş bir sanatçıyla da çalışıyoruz. Onun da kendi besteleri var ve sözleri Türkçe. Bu da bence çok ilginç ve güzel bir şey. Şarkılarının aranjmanlarını yapıyoruz, kayıt süreçleriyle ilgileniyoruz. İlk şarkısı da yakında yayımlanacak. Bunun dışında yeni film müziği projeleri de gündemde. Yani aslında “yakın gelecek” dediğim şey çoktan başladı bile. Dün, bugün, yarın… Her taraf proje dolu. Üretmeye devam ediyoruz.
Eskişehir’e birkaç kez geldiğinizi biliyorum. Neler söylemek istersiniz şehrimizle ilgili?
Evet, Eskişehir'e birkaç kere geldim ve çok güzel hatıralarım kalıyor. Tabii Cem ve Sabret bizi güzel yere götürmüştü. Gerçekten Tatarların çibörek yaptığı, bu arada çibörek ama Rusça'da ‘Çeburek’ ve ben daha küçükken çok severdim çünkü Kırım'dan gelen, yani bize gelen o güzel yemeği. Ve buraya Türkiye'ye geldiğim zaman bunu keşfettiğim andan itibaren daha da mutlu oldum Türkiye'de bulunmakta. Şimdi daha da fazla gelmek isterim Eskişehir'e. Çünkü oradaki insanlar, oradaki mekânlar, oradaki yaşam tarzı çok çok ilginç. İşte bu Odunpazarı bambaşka bir dünya, öyle diyebilirim. Öbür taraf o da apayrı bir dünya ve insanın yaşam tarzları, oradaki yani başka bir hava var. Mutlaka ve mutlaka tekrar tekrar gelmek gelmem lazım Eskişehir'e. Bunu öyle olacağını umuyorum ben. Tüm değerli sanat dostlarımıza selamlar.