Tepebaşı Belediye Başkanı Ahmet Ataç, Haberes Dergisi’nin 69'ncu sayısına konuk oldu. Ayhan Aydıner ile keyifli bir röportaj gerçekleştiren Başkan Ataç; “Üniversiteler kurulmadan önceki Eskişehir’i de tarif edeyim. O zamanlar üniversite yoktu. Eskişehir çok modern bir şehirdi. Kadınla erkeğin birlikte yaşamayı bildiği bir kentti. Bazen derim: Frig medeniyetinden bir şeyler mi kaldı bize? Kesin kaldı. Eskişehir çağdaş, Atatürk’ü seven, yenilikleri seven insanların yaşadığı bir kenttir” dedi.
Ahmet Ataç nasıl bir çocuktu? Çocukluk yıllarınızda en büyük hayaliniz neydi? O yıllarda da arkadaşlarınıza liderlik ediyor muydunuz?
Çocukluğumda, üç yaşımdan itibaren birtakım şeyler belleklerimde. 1949 yılıydı; hatta fotoğraf da var. Annem biraz rahatsızdı galiba; babamın da bir böbrek rahatsızlığı vardı. Trabzon’a gittik. Rahmetli babaannem de sağdı. Trabzon’da Atapark diye bir yer vardı; orasını hatırlıyorum Sonra vapurla İstanbul’a dönüşümüz de yine belleklerimde. Bir süre İstanbul’da, Bostancı’da bir evde oturduk. Orada da bazı olaylar belleklerimde. Abim nedense yoktu; sonradan geldi. Tahmin ediyorum biz Trabzon yolculuğuna başlarken tahmin ediyorum ki dedemlerde kalmıştı. Hatta hiç unutmam. Babamla yürürken abim de vardı. Bir kaz sürüsüne denk geldik. O kaz sürüsü bizi kovaladı. Sonra mesela kazların, “NASA’yı korkuttukları varmış” derler ya; böyle kaz sürüleriyle… Çünkü insanı gördü mü bir çığlık atıyor; kabarıyor ve üstüne yürüyor. O sesiyle de ürkütüyor insanları. Tabii daha sonra Eskişehir’e dönüldü. 1953’te ilkokula başladım. Yunus Emre İlkokulu’na gittim. Abim de benden büyüktü; o da Yunus Emre İlkokulu’ndaydı. İlkokuldayken artık birçok şey oturuyor: Görüşler, etkiler. Sınıftaki arkadaşların çoğu belleklerimde. Mesela ilkokul birden itibaren dört arkadaşla, bugünlere kadar süren bir arkadaşlığımız var. Yalnız bir arkadaşımızı kaybettik. Onun dışında üç arkadaş devam ediyor. Mesela biri Anadolu Üniversitesi’nde profesördü: Ersan Bütün, Kimya Profesörüydü. Nuray Serter; o da yine profesördü, iletişimdeydi. Nuray, yalnız Mülkiye’nin idari bölümünü bitirmişti. Burada kısa bir süre “maiyet memurluğu” yaptı. Öyle, kaymakamlığın önünde bir kadro var. Sonra Anadolu Üniversitesi’ne girdi; o da orada profesör oldu. Onlarla hâlâ beraberiz. Sınıfta hem diğer ortaokulda, lisede arkadaşlarım arasında tek hâlâ çalışan benim. Yunus Emre Okulu bittikten sonra Maarif Koleji’nin (Eskişehir Anadolu Lisesi) sınavına girdik. Orayı kazanmıştım. Yedi yıl yatılı okudum orada.
Lise hayatınız nasıl geçti? Burada arkadaşlarınızla birlikte bir müzik grubu kurmuşsunuz.
Akordeon Grubumuz vardı. Buna rahmetli babam ön ayak oldu. Akordiyon dersleri aldık. Sonra Demiryolları’nın orkestrası vardı; Kemal Ağabey vardı. O çalıştırırdı. Kemal Ağabey’le beraber çalışmıştık, ders yapmıştık. Bayağı iyi bir noktaya gelmiştim. Akordiyon zor bir enstrümandır. İki elle çalmak güzeldir. Ama genelde tek elle çalarlar. Oysa baslar ikisi beraber olduğu zaman, akordiyonun özelliği odur.
Tangolar, paso doble’ler, günün müzikleri. O zaman ortaokul-lise çağlarımızda Türkçe pop diye bir şey yoktu. Tamamen yabancı müzikler çalınırdı, onlar dinlenirdi. Tabii bizim Türk sanat müziğimiz de hâkimdi. Mesela pazar günleri Fecri Ebcioğlu’nun bir “Liste Programı” vardı: Dünyada meşhur olmuş yabancı şarkılar… Amerika’dan, Fransa’dan, İtalya’dan… O zaman Fransa ve İtalya’dan hem sanatçı meşhur olurdu hem de o müzikler dinlenirdi. Tabii Amerika da dâhil. Maarif Koleji yıllarım çok güzeldi. Maarif Koleji bittikten sonra Diş Hekimliği için İstanbul’a gittim.
Maarif Koleji’nde okurken siyaseti, belediye başkanlığını hiç düşündünüz mü?
O zaman Akşam gazetesi okurduk biz. Biraz da gizli okurduk; yatılı okuldayız. Gece etütleri olurdu, ders çalışma saatleri. Özellikle Çetin Altan’ı çok takip ederdik. Çetin Altan da o zaman hakikaten çok güçlü bir siyasiydi; İşçi Partisi’nin milletvekilliğini yaptı. Mecliste çok önemli izleri vardır. Meslek olarak el yeteneklerim iyiydi. Güzel Sanatları veya Diş Hekimliğini düşünüyordum. Ama bir ara bir “takıntı” geldi: Uzak Yol Gemi Kaptanlığı. Hatta İstanbul’da sınavına girdim. Acayip zor bir sınavdı. Ben beceremedim yani, yapamadım. O hayal öyle bitti. Sonra Diş Hekimliği kısmet oldu. Hakikaten diş hekimliğini severek eğitimini aldım. Okulda başarım iyiydi. Özellikle protezde falan çok başarılıydım. O zaman dört yıldı Fakülte. Dört yılda bitirdim. 1969 yılıydı.
1970’in başında yedek subaylık için İzmir’e gittim. İzmir’e giderken o dönemde Eskişehirspor çok gündemdeydi. İstanbul’da okurken de maça giderdik. Maçtan çıktıktan sonra Fethi Kaptan, Kamuran, Ender ile bekar evine giderdik. Orada yemek hazırlanırdı; yenir, içilirdi. Ondan sonra müsaade ister giderlerdi. Böyle, genelde buluşurduk. İstanbul’da birçok maçı keyifle izleme fırsatım oldu. Hatta yedek subay olduktan sonra kurayı Gümüşsuyu Askerî Hastanesi’ne çektim. Oranın diş hekimliğinde görev yapacaktım.
Bir gün bir paşa geldi. Rütbesini şimdi tam hatırlayamayacağım. Tedavisini yaptım; sohbet ettik: “Nerelisin?” dedi. “Eskişehir” yanıtını verdim. “Ya, sevmedim” dedi. Sonra da “Ben Eskişehirspor hayranıyım. Eskişehir’le dünya bana” dedi. O dönemde çarşamba günleri kupa maçları oynanıyordu. Hafta sonu hastanede olmadığımız için… O paşa gelirdi. Servis şefimiz Binbaşı Selman ağabey, bir de Faruk yüzbaşı vardı. Üçümüz çalışıyorduk. Paşa; ‘Selman’ dedi. “Buyurun komutanım” diye yanıt verdi. “Ben Ahmet’i aldım, maça gidiyoruz” dedi. Eskişehirspor maçında şeref tribününe giderdik. Selman Binbaşı asteğmenlerin şeref tribüne girmesinin yasak olduğunu söyledi. Paşa da beni; “Yüzbaşı Ahmet Ataç” diye yazdırmıştı. Yüzbaşı Ahmet olarak maçlara gittik.
O yıllarda Eskişehirspor geldi mi İstanbul yerinden oynardı. Güzel maçlar olurdu. Velhasıl İstanbul’da güzel günlerimiz geçti. İstanbul’un güzel zamanıydı. Çok kar yağardı. Hava o kadar mülayim olurdu ki… “Kar yağıyor” diye Nişantaşı’ndan Taksim’e yürürdüm. Karda yürümek için.
Tiyatrolar çok güzeldi. Sinema filmleri güzeldi. Konserler, sanatçılar muhteşemdi. Berkant’lar, Yurduer Doğulu vardı.… Yabancı sanatçılarda sahne alırdı. Hervé Vilard, Adamo, Marc Aryan, Patricia Carli, Enrico Macias… Paris’te Olympia diye bir müzik hol vardı. Enrico Macias’la beraber Ajda orada sahneye çıktı. İstanbul çok hareketli bir kentti. Tabii biz öğrenci parasıyla bir yere kadar; biriktirirdik. Sinemalar ucuzdu o zaman. Tiyatrolar da ucuzdu. Unutamadığım tiyatro sanatçıları: Kenterler çok meşhurdu. Metin Akpınar ile Zeki Alasya çok güzel oyunları vardı. Sonra Ahmet Gülhan ile birlikte. Devekuşu Kabareyi kurdular. Orada koltuklarda değil de masalarda oturulurdu. Hatta “içki servisi” de yapılırdı. Müthiş yükseldikleri bir dönemdi. Beyoğlu sanat merkezi gibiydi. Ben Gümüşsuyu’nda, Beyoğlu’na çok yakın olduğum için, askerliğimde de tiyatroları kaçırmazdım. O zaman artık para kazanıyorduk. Yedek subay aylığımız vardı. 1971 Temmuz’du galiba. 18 ay yedek subaylık yaptım. Bekar evimizde kalırdım; Nişantaşı’nda kalmaya devam ediyordum. Akşamları üniforma çok giymezdik; bir tek teftişlerde giyerdik.
Ben Beşiktaş’a inerdim. Beşiktaş’ta; ya sahilde, ya bir sandalla “çapari” atardım; balık tutardım. Sonra balıkla gelirdim; arkadaşlarla toplanırdık. Şaraplar açılır, keyif yapardık. Tabii 1971’de “olaylar ve darbeler” yaşandı. Asker olduğumuz için ‘sesimizi çıkarmayalım’ diyoruz. Ama o olaylar hâlâ belleklerimde. O dönemde bazı evlere baskın yapılırdı; “terör evi” derlerdi. Solcu arkadaşları takip ederlerdi. Etkilenirdik o ev baskınlarından. Yaşanan kanlı olaylar. Üç fidanın asılması. Hakikaten askerliğimde çok sıkıntılı günlerdi.
Tepebaşı’nda beş kere Başkanlığa seçildiniz. Şu anda Türkiye’nin en uzun süre belediye başkanlığı yapmış isimleri arasındasınız. Bu başarınızın sırrı ne?
1999’daki Tepebaşı, mütevazı bir beldeydi. En basitinden bir spor sahası olmayan; değil market, ‘iri bakkalı’ bile olmayan mütevazı bir yerdi. Her yer çöküntü alanıydı.
Belediye binamızın bulunduğu bu alan fabrikaların bölgesiydi. Organize Sanayi kurulunca herkes buradan Organize Sanayi’ye gitti. Buralar çöküntü alanlarına dönüştü. Harap haldeydi. Şu İsmet İnönü Caddesi’nden sadece araç geçerdi. İnsan belki iki kişi, üç kişi geçerdi. Biliyorsunuz demiryolunun üzerinde bir de İstasyon köprüsü vardı. İnsanlar köprüden buraya geçmiyordu. İstasyonun orada kalıyorlardı. Burada bir tek Eti kalmıştı. Hatta otobüsle geçerken Eti’nin bisküvi vanilya kokusu gelirdi.
Zeki Aral’ın şarap fabrikasının olduğu yer sonra Hayal Kahvesi oldu. Orası vardı. Yani şarap üretimi devam ediyordu. Hiç unutmam: Kamyonlar, bağ bozulumundan sonra üzüm yüklü gelir; orada sıra beklerken altından üzüm suyu, şıra şırıl şırıl akardı.
Espark’ın yapıldığı alan da yine çöküntü alanıydı. Eski hâl binası vardı; mezbelelikti. Etrafında kamyonlar, karpuzcular, şunlar bunlar…
Üniversite Caddesi; tamamen kereste fabrikalarıyla, ardiyeleriyle doluydu. Öğrenciler korkarak gelip giderdi. Çünkü gerçekten çok bakımsız bir haldeydi. Bu, bizim şanssızlığımız gibi gözüküyor ama esasında şanslılığımız. Niye? Böyle bir ham bölgeyi yaşanır hâle getirdik.
12 mahallenin altyapısı yoktu. Çamlıca, Şirintepe, Esentepe, Sazova, Ertuğrul Gazi gibi mahallelerde ya yarımdı ya hiç altyapı-üstyapı yoktu. Yeşiltepe, Sütlüce, Ertuğrulgazi sıfırdı.
Ben her zaman derim. Eskişehir en büyük hizmeti 1999-2004 arasında aldı. Tramvay da o zaman gelmiştir. Porsuk rehabilitasyonu da olmuştur. Altyapı da o zaman olmuştu.
Yavaş yavaş yatırımlar gelmeye başladı. Espark açıldı. Bu tarafta Neo açıldı. Yavaş yavaş oteller oluşmaya başladı. Bunların hepsi doğru planlamayla, doğru projelendirmeyle hayata geçti. Bir anda Tepebaşı’nda müthiş bir yükselme oldu. Mesela bu fabrikalar bölgesinin planlamasını 2003 yılında yaptık; 2004’te hayata geçti proje. Karabayır’a el attık. Karabayır’da 13. duraktan sonra tamamen Tepebaşı’na geçiyordu. O dönemde; 13. duraktan sonra, orada zamanında 600 parsel yapılmış. Bu 600 parselin 150’si kaçak olarak yapılmış. Ama nitelikli binalar. 450 parsel de boştu.
Biz dedik ki: Bu 150 kaçak binayı ruhsatlandıralım. Nasıl yapalım? Çağıralım, insanlarla konuşalım. Meclisten geçirip; 150 kaçak binanın tespitleri yapalım. Onlara para cezası verip; yıkım yapmadan, diğer parsellerin imarlı olarak hayata geçmesini sağlayalım. Bunu hayata geçirdik ama bayağı zor oldu. 150 kaçak bina sahipleri para ödemek istemiyor. “Ödemezseniz yapmayız” dedik. Neticede ikna ettik. Bugün o bölge güzelliğe kavuştuysa, o günün emekleriyle oldu.
Aynı şekilde Aşağısöğüt 600 hektarlık bir alan; 35 bin kişinin yaşayacağı bir bölge. Orada da Batıkent’te yapılan hataları yapmadık. Batıkent iyi bir proje ama bazı noktalarda hataları vardı. Onun için burada sokakları geniş. Dikine değil yatay mimari var. Onun için bir anda iyi gelişti. Neticede yapılan yeni planlamalar Tepebaşı’nın ileriye gitmesini sağladı. Bir de peyderpey altyapı bitiyor, asfaltlar bitiyor. İnsanlar ilk defa asfalt görüyor.
2004’te seçim kaybettik. Bunun bazı nedenleri var. 11 bin oyumu iptal etmişler. Biliyorsunuz CHP’de Vedat Alp İl Başkanıydı. Evrakları zamanında yetiştiremedi diye CHP seçime giremedi. Biz o zaman DSP’deyiz; DSP’nin oyu yüzde ikilere düştü. Sandık kuruluna üye veremezsin. Sandıklar AKP ile MHP’nin elinde kaldı. Neticede seçim kaybedildi. Ama ben hep halkın içindeydim; o dönemde de.
Seçim kaybettim diye hiç küsmediniz. Hep sahadaydınız.
Küssen kimin umurunda? Senin yerine biri gelecek, o devam edecek. Gündüz muayenehaneye döndüm, gece siyasete. Küçük bir ekip kurduk. Küçük bir minibüsümüz vardı; gece gece dolaşırdık. Hiç unutmam. Bir gece Ramazan; teravih sonrası Yayla Camisi’nde, Şirintepe’de… Bu cami yeni cami; yıkılmadan önce eski cami vardı. Güzel bir bahçesi vardı; asma altında. Dipte de beyaz sakallı dedelerin gittiği bir çay ocağı vardı. Teraviden sonra oraya gittik; sohbet ettik. Sarmaş dolaş… Ben çıkıyordum; biri geldi, bana sarıldı: “Oğlum” dedi. “Biz seni anlayamamışız. Ne oldu, dinlendin mi? Senden sonra seni çok aradık” dedi. Ben de ona; “Sen bana böyle söylersen bundan sonra beni kimse tutamaz” dedim
Hakikaten ondan sonra daha yüksek tempoyla çalıştık. Açık farkla geri aldık. O dönem AKP belediyesi de çalışmamış. Bıraktığım altyapılara bakmamışlar, asfaltını yapmamışlar.
2009’da tekrar gelince farklı bir vizyon oldu. Kendi kendime iki cümle kurdum: Bir tanesi “Okulda bizim, camidir bizim.” Diğeri de “Engelliler için artık hobi çalışmaları yapmayacağız; istihdam projeleri yapacağız.”
Çöküntü alanlarının iyi projelendirilmesi ve planlanması Tepebaşı’nı küllerinden yeniden oluşturdu. Bambaşka bir Tepebaşı ortaya çıktı. İnsanların alışveriş imkânları oluştu; otellerde, beş yıldızlı, dört yıldızlı otellerde misafir ağırlanmaya başlandı. Daha önce Bursa’dan, İstanbul’dan iş insanları gelirdi. Organize sanayide işlerini görürlerdi ama akşam Bursa’ya kaçarlardı. Niye? Eskişehir’de doğru dürüst bir otel yoktu. Biz Tepebaşı’nı planlarken, burayı Eskişehir’in yeni merkezi olarak hedefledik. Eğlenceninde, yaşamın da merkezi olacaktı. 2002–2003’te yapılan bu bölgenin planlamasında belediyeyi de buraya koyduk. Belediyenin buraya gelmesi işi hızlandırdı; gelişim çok daha iyi bir noktaya geldi. Burası yaklaşık 60 hektarlık bir alan. Kentsel tasarım uygulandı. Kentsel tasarım şu demek: Mesela burada bir tescilli bina varsa, onun doğusuna, batısına, güneyine, kuzeyine nasıl bir bina yapılacak? Bu tescilli bina kapanacak mı, kapanmayacak mı? Kurul buna bakar. Son derece doğru bir şeydir.
Türkiye’nin belki de en büyük kentsel tasarım projelerinden biri burada uygulandı. Dikkat ederseniz binaların katları, cepheleri, yapıları birbirinden farklıdır. Burası esasında tamamen mülkiyet olan bir alandı. Bunun yüzde 52’si kamunun eline geçti. Yollarıyla, yeşil alanlarıyla, sosyal tesisleriyle. Böyle bir planlama gerçekten zordur ama çok başarılı oldu. 1999’dn önce Orhan Soydaş Büyükşehir Belediye Başkanı’ydı. “Buraya yedi bin konut yapacağım” dedi. Bunları yapmak için Tepe İnşaat gelmişti. Toplantılar yapıldı.
Kentpark’ın olduğu yer de o zamana kadar Türkiye Şeker Fabrikaları’na aitti. Bununla ilgili bir Demokrasi Platformu vardı; dava açıldı. Ben de platformdaydım. OradaCumhurbaşkanı Demirel’in attığı temeller vardı. İkisi de kaçak temeldi. Davaları kucağımızda bulduk. Seçildikten sonra hemen Kentpark’ın olduğu yeri yeşil alan ilan ettik. Tepebaşı Meclisi’nden geçirdim. Sonra Büyükşehir Belediye Başkanına dedim ki: “Hocam, burası yaklaşık 350–400 dönüm. Bu alan senin yetki alanına giriyor. Burayı yeşil alan yapalım. Konut işini başka bir yerde çözelim.” TOKİ alanları vardı. Tramvay merkezinin olduğu yer, şeker bloklarının olduğu yer, Sıra Evler. Buralara imar verilerek, yeşil alan yapılan Kentpark kurtuldu.
Şeker Fabrikası lojmanlarının olduğu yere el attık. Buraları yeşil alan ilan ettik. Bölge Müdürlüğü itiraz etti, dava açtı. İptal oldu. Bunun üzerine Doğal Sit ilan ettirdik. Şeker Fabrikası özelleştirilirken orayı satamadılar. Binalar tescillendi, ağaçların envanteri çıkarıldı. Orası bütünüyle kurtuldu. Bir çırpıda yaklaşık 700 dönüm yeşil alan kazandırdık. Bu çok önemli ama çok da bilinmeyen bir iştir.
Başkan seçilmeden önce de oradaydık. Engin Ataç Hoca ile Şeker Parkı’nda koşuya çıkardık. Bir gün baktım, işçiler kireçle çizgi çekiyor. “Ne yapıyorsunuz?” dedim. “Dekovil yolunu genişleteceğiz, çiti buraya alacağız” dediler. Oysa ağaçların büyük kısmı çitin dışındaydı.
Vali Ali Fuat Güven’e gittik. Ona bu olayı anlattık. Vali Güven, dönemin Büyükşehir Belediye Başkanı Aydın Arat’ı arayarak, buna izin vermeyeceğini söyledi. Ağaçlar kurtarıldı.
Seçildikten sonra eleştiriler oldu. İsimler, ekipler değişti. Ama projeler birer birer hayata geçti. Çocuklar için Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi, engelliler için çok önemli projeler; GökKuşağı Kafe, Montaj Atölyesi, Alzheimer Merkezi, Yaşam Köyü, Altın Ayaklar, Camiler ve okullar için destekler, sokak iftarları.
On yılda yaklaşık 650 bin kişi iftar sofralarımıza oturdu. Çanakkale, Anıtkabir, Meclis gezileri yaptık. Yaklaşık 200 bin kişi bu gezilere katıldı. Bunun 120 bini Çanakkale’ye yapıldı. 80 bini kadınlardı. Meclis’e yaklaşık 25 bin kişi götürdük. Anıtkabir’e bir seferde beş bin kişi gittiğimiz oldu. Bunların hepsi gerçekten çok büyük işlerdi.
CHP’de parti yöneticiliği de yaptınız. Uzun yıllar Eskişehir Diş Hekimleri Odası Başkanlığı görevini de üstlendiniz. O yılları anlatır mısınız?
Hekimlik yaptığım dönemde 71’de geldim, 72’de muayenehane açtım. Ertesi gün gittim CHP’ye üye oldum. Zaman zaman partide görevler, sağlıkla ilgili konuşmalar yapıyorduk. Mahallelere geziler yapıyorduk. Ama mahallelerde çok ciddi siyasi ayrılımlar vardı. Özellikle MHP ile CHP arasındaki ayrılıklar taban tabana zıttı. Ciddi çatışmalar, hatta silahlı çatışmalar dahi olurdu.
1974’te beni CHP İl Yönetimine aldılar. İl başkanımız Jale Nur Süllü’nün babası merhum Avukat Cahit Denker’di. Yönetimde tabii benden hepsi büyüktü. Ben 28 yaşındaydım o dönemde.
Zeki Sılaoğlu vardı. Mehmet abi vardı, avukat. Celal Sıtıroğlu, Ahmet Yıldırım vardı müteahhit… Birkaç kişi daha vardı. Bunların hepsi Eskişehir’in ticaret erbabıydı. Hakikaten efendi insanlardı, partiye çok yararlı insanlardı. 1974’ten 1980 darbesine kadar o görevde kaldım. 80 darbesinde siyasilere yasak geldi; o yüzden uzaklaştırıldık. Ama o döneme kadar görev yaptık. 1979’da Ecevit’in kazandığı dönemde %41 gibi bir oy alınmıştı. O dönemde il olarak bayağı çalışma yaptık. Ama 1979’da ölen milletvekillerinin yerine seçilmesi için bir ara seçim oldu; O seçimi Adalet Partisi kazandı. Siyasi yasak nedeniyle mesleğe yöneldik. 1984’te Diş Hekimleri Yasası çıktı. Ondan önce diş hekimleri, Tabip Odasının altında örgütleniyordu. Biz de odaya dahildik.
Sonra 3224 sayılı yasa çıktı. Bir yıl sonra bize kurucu yönetim olarak görev verdiler. Geçici yönetimi kurduk. Benim muayenehanemde veya arkadaşların muayenehanelerinde toplantılar yapıyorduk. 100 kişiyi tamamlamamız gerekiyordu. Onun için Eskişehir-Bilecik-Kütahya-Afyon; dört il birlikteydik. Bu illerden de bir-iki arkadaşı yönetime davet ettik. Sonra seçim yapıldı. Kesin yönetim olarak biz girdik ve seçimi aldık. Bununla beraber yaklaşık 15 sene Diş Hekimleri Oda Başkanlığı yaptım. O dönemde Eskişehir’de “kaçak dişçiler” tabir edilen teknisyenlerle mücadelemiz çok oldu. Eskişehir’i bayağı temizlemiştik. İlçelere giderdik: Seyitgazi’ye giderdik, Afyon’un ilçelerine giderdik, Bilecik’e giderdik. Emek sarf ederdik. Meslektaşları ziyaret ederdik. Buradaki huzurevindeki yaşlıların dişlerini yaptık; total protezlerini yaptık. Küçük yaştaki çocukların, gençlerin de diş tedavilerini yapıyorduk. Onları bize getiriyorlardı; meslektaşlarımıza dağıtıyorduk. O çocukların ve orada yaşayan yaşlıların bütün tedavilerini yıllarca yaptık.
Sonra büyük kampanyalar yapıldı ilkokullarda. O kampanyadan biriktirdiğimiz paralarla odaya yer aldık. O da şöyle oldu: Bizim yönetimimizde rahmetli Mahmut vardı. O paralarla gitmiş “mark” almış. 35 bin lira bir paraydı. Tansu Çiller zamanındaki meşhur devalüasyonda bu para çok büyüdü. Ve bu parayla bugün hala kullanılan odamızın yerini aldık.
Eskişehir halkını nasıl tarif edersiniz?
Üniversiteler kurulmadan önceki Eskişehir’i de tarif edeyim. O zamanlar üniversite yoktu. Eskişehir çok modern bir şehirdi. Kadınla erkeğin birlikte yaşamayı bildiği bir kentti. Annemle babam balolara giderdi. En güzel, en temiz elbiselerini giyerlerdi. İnsanlar gece boyu dans ederdi. Gecenin sonunda sadece Zeybek oynanırdı. Kimse kimseyi yargılamazdı. Eskişehir buydu. Çok farklı bir kültürü vardır. Bazen derim: Frig medeniyetinden bir şeyler mi kaldı bize? Kesin kaldı. Genetik bir devamlılık var. Eskişehir çağdaş, Atatürk’ü seven, yenilikleri seven insanların yaşadığı bir kenttir.
Eskişehir’in geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Kentlerin nüfusla övülmesini anlamıyorum. Altyapı ve üstyapılar belirli hedeflere göre yapılır. O hedefleri aşarsanız Bursa gibi olursunuz. Bugün Bursa’da ne yeşil kaldı ne tarım kaldı. Dört milyonluk bir nüfus. Korkunç bir şehircilik faciası. Şehrin göbeğine TOKİ yapılır mı? Yapıldı.
Eskişehir’de stadın olduğu yerde AVM yapılacaktı, engellendi. En azından park oldu. Sonra yeni stat için kent dışına yöneldiler. Sazova’ya gereksiz trafik yüklendi. Organize sanayi trafiği varken; oraya Şehir Hastanesini yaptılar. Şimdi herkes trafikten şikâyet ediyor.
Cumhurbaşkanı Adayınız Ekrem İmamoğlu yaşadıklarından sonra Türkiye’de adalet konusunda ne düşünüyorsunuz?
Adalet olsa Ekrem Başkan içeride olmazdı. Kendilerine göre bir adalet oluşturuyorlar. Genel Başkanımızın dediği gibi bu bir ‘düşman hukuku’ Donald Trump o dönemde ‘Türkiye’nin iç işlerine karışmam’ demeseydi, Ekrem Başkan’a müdahale edemezlerdi. Bugün 16’ya yakın belediye başkanımız cezaevinde. 2019’daki ‘Ahmak Davası’ bile istedikleri an sonuçlandırılabilirdi ama uzattılar.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in performansını nasıl buluyorsunuz?
Olağanüstü buluyorum. Allah vergisi bir yetenek. Seksenin üzerinde miting yaptı. Uzun uzun konuşabiliyor, insanları diri tutabiliyor.
Hayatınızdaki kırılma noktası neydi?
Siyaset anlamında belediye başkanlığı. Milletvekilliğini hiç düşünmedim; mizacıma uygun değil. Tepebaşı halkı bana güvendi, beş kez seçti. Kimsenin yüzünü kara çıkarmadık.
En son ne zaman ağladınız?
Ben duygusal insanım. Belki Çocuk Senfoni Orkestrası’nın konserinde.
En çok neye kızarsınız?
Dedikoduya.
Asla yapmam dediğiniz bir şey var mı?
Başaramayacağım bir işin altına girmem.
Hangi konuda sıkılırsınız?
Yine dedikodu.
Zor insan mısınız?
Hayır. Ama yerine göre.
Haberes okurlarına bir mesajınız var mı?
Senin şahsında çok güzel işler yapıyorsunuz. Dürüst, açık, net yazıyorsun. Kimseye haksızlık etmiyorsun. Bu yüzden seni takdir ediyorum. Yolun açık olsun.
Güzel sözleriniz için teşekkür ediyorum Başkanım.