Teknoloji Kusursuzlaştığında, insanın vicdanına ne olur?

Kararları insanların yerine veren kusursuz bir yapay zekânın yönettiği bir kenti düşünün…Bu kentte teknoloji zirveye ulaşmış, hayatın hemen hemen her alanı algoritmalar tarafından düzenlenmiş olsun. Peki insanları bir arada tutan şey yalnızca kusursuz işleyen bir sistem olabilir mi?

Ziya Gökalp, insanları bir arada tutan ortak düşünce ve değerlerin önemini özellikle vurgulamış düşünür ve sosyologlarımızdandır. Onun düşüncesinde ‘’mefkûre’’, toplumun ortak bilincinde oluşan düşüncelerin güçlü bir ideal haline gelmesiyle ortaya çıkan ve insanları ortak bir amaç etrafında harekete geçiren toplumsal bir güçtür.Gökalp’e göre bu düşünceler güç kazandığında toplumsal değişimlere yön verebilir. Şimdi Gökalp’in bu düşüncesini geleceğin teknolojik dünyasına taşıyalım.

Toplumda yaşam standartlarının yükseldiği ancak inanç, duygu, âdet ve gelenek gibi değerlerin silindiği bir kent düşünelim.

Kent artık uyumuyordu. Gece ile gündüz arasındaki farkı ortadan kaldıran yapay ışıklarla gökyüzünü sürekli aydınlatırken; sürücüsü olmayan araçlar caddede ilerliyor, fabrikalar ve depolar robotlar tarafından yönetiliyordu. Enerji şebekeleri ise kendini sürekli dengeliyor, şebekeler üzerindeki dijital sensörler saniyede onlarca kez veri okuyarak arızalı durumları ( voltaj düşmesi, basınç kaybı, hat kopması ) belirliyordu.

Kentte açlık yoktu.

Su kesintisi yoktu.

Trafik kazaları neredeyse tamamen ortadan kalkmıştı.

Suç oranı tarihte görülmemiş kadar düşüktü.

İnsanların ihtiyaçları daha onlar farkına varmadan hesaplanıyor, kaynaklar ihtiyaç duyulan bölgelere yönlendiriliyor, hastalıklar ortaya çıkmadan önce yüksek doğruluk oranıyla teşhis ediliyordu.

Bütün bunları yöneten sistemin adı; MEFKÛRE-9 idi. Ürünü piyasaya süren şirketler bu kelimeyi özellikle seçmişti. Mefkûre-9, toplumun ulaşacağı en kusursuz düzeni temsil edecekti. Ancak, mühendislerin gözden kaçırdığı bir şey vardı: Bir toplumu yalnızca düzenli kılmak, ona ortak bir ruh kazandırmıyordu.

Medeniyet Vardı, Toplumsal Ruh Yoktu

Mefkûre-9’un tasarımında hata yoktu. En azından mühendislerin ve şirketlerin bildiği anlamda. Sistem ulaşımı, güvenliği, enerjiyi, kamu kaynaklarını sürekli en verimli hâle getiriyor, insanların davranışlarını da analiz ediyordu. Kişiler kimlik kartlarının ekranında bulunan yeşil ok yönüne göre hareket ediyordu. Meslekler, sınıf kodları ve statüler doğrudan bu kartlara kazınmıştı. Otobüs durağındaki kalabalık bir kişi topluluğu değil, sadece doğru koordinata aktarılmayı bekleyen veri paketleriydi. İnsanlar kent içinde yürümüyor, kendilerine çizilen algoritmik sahada kayıyordu.Mefkûre-9 onlara mükemmel bir düzen sunuyordu. Ancak bu düzeni alt üst eden, algoritmanın çözemediği iki insani sapma vardı: Fedakârlık ve dayanışma. Sistem, insanın kendi kaynağını karşılıksızca başkasına devrettiği fedakârlığı bir hesap hatası olarak görüyordu. Toplumun algoritmadan bağımsız olarak birbirine kenetlendiği dayanışmayı ise kontrol edilemez bir risk olarak görüyordu.Çünkü, fedakârlık doğrudan bir duygu; dayanışma ise ortak bir amaç meselesiydi. Her iki unsur Mefkûre-9’un soğuk mantığıyla açıklanamıyordu.

İnsanlar Kurallara Uyuyordu. Ama Neden?

Çünkü kent halkı, yapay zekâya güveniyordu. Belediyelerin hizmet süreçleri hızlanmış, bürokrasi azalmıştı. Sistem hiç yorulmuyor, kişisel çıkar peşinde koşmuyordu. Kişilere ne yapması gerektiğini söylüyor, kent halkı da uyum sağlıyordu. Çöpünü zamanında atan vatandaş puan kazanırken; toplu taşımada telefonunu tamamen sessize alan ve boş koltuğu kendinden daha düşük enerji seviyesindeki vatandaşa devreden kişiye kamusal nezaket puanı tanımlanıyordu. Yüksek puan alan bireylere seyahat sınırlama kalkıyor, dinlenme tesislerinde ücretsiz kahve hakkı tanımlanıyordu. Profillerine sistem tarafından güvenilirlik simgeleri ekleniyordu. Sağlık sisteminde ise randevu önceliği bile vardı. Öte yandan ihlallerin bedeli ağırdı; Kurallara uymayan vatandaşın internet erişimi kısıtlanıyordu. Kişilerin geçmiş suç verileri ve sosyal bağları analiz ediliyor,elde edilen veriler bireylerin risk skorlarının belirlenmesinde kullanılıyordu. Riskli görülen bireylerin kamu hizmetlerine katılımı, banka kredi işlemlerine erişimi sınırlandırılıyordu. Toplum düzenliydi, ama bu düzenin içinde giderek daha az duygu ve vicdan vardı. Bir komşu hastalandığında kapısını çalmak yerine sağlık sistemine bildirim veriliyordu. Yaşlı bir kişinin poşetlerini taşımak yerine robot çağrılıyordu. Yalnız yaşayan bireylerle sohbet eden, egzersiz yapmasını sağlayan zihinsel sağlıklarını korumaya yardımcı sesli yoldaş sistemleri devredeydi. Çünkü herkes şuna inanıyordu; Mefkûre-9 varken insanın insana ihtiyacı yoktur.

Algoritmada Normsuzluk

Ancak bir sabah, algoritmanın veri tabanı sisteminde hata meydana geldi. Sistem bunu düzeltmeye çalıştı. Ardından yeni veri akışları oluştu ve enerji dağıtım merkezlerindeki öncelikler değişti. Kentin bazı bölgelerinde iletişim yavaşladı, marketlerin stok sistemleri kendilerini koruma altına aldı, teslimatlar ve alışverişler durdu. Kent halkı ilk defa Mefkûre-9’un kendilerine yanıt vermediğini gördü. Beklediler, birbirlerine baktılar, kimse ne yapacağını bilmiyordu. Çünkü yıllardır karar verme yetilerini sisteme bırakmışlardı.

Ruhsuz Toplumun Çöküşü

İlk yağma bir markette başladı. Raflardan iki şişe su alındı. Arkasından üç şişe dahaKimse durdurulmadı. Çünkü güvenlik sistemleri devre dışıydı. Bir süre sonra insanlar ihtiyaçları kadarını değil, bulabildikleri kadarını alamaya başladı.Bir mahallede insanlar depolara yöneldi. Bazı gruplar depoları kapattı. Bazıları kendi kurallarını koydu. Dün birbirini tanımayan insanlar, bir gecede küçük gruplar oluşturmaya başladı. Çöküş uzadıkça insanlar örgütleniyordu. Fakat bu kez çıkar grupları oluştu. Mahalleler birbirinden ayrıldı. Kaynaklara erişimi olanlar kendi bölgelerini korumaya başladı. Her grubun kendi kuralları, kendi doğruları ve kendi düşmanları vardı. Mahalleler kendi kaynak yönetimini elinde tutabilmek için adeta derebeyliklere dönüştü. Güneş enerji tarlaları ve depoların etrafına bariyerler kuruldu. Evrensel internet çöktükten sonra kurulan yeni ağlarla dijital kabileler türedi. Her topluluk dışarıdan kimsenin erişemediği şifreli kanallarda kendi ideolojisini üretiyordu. Ortak dil kayboldu. Yerine her gruba özgü jargonlar ve şifreli terimler geldi. Hukuk ve kolluk kuvveti ortadan kalktığı için ceza mekanizmaları tamamen grupların kendi konseyine bağlandı. Toplumlar Mefkûre-9’un vadettiği ‘’büyük ütopya’’nın çöküşüyle telafisi güç bir güven erozyonu yaşadı. Bir zamanlar bireyleri ortak bir amaç ve toplumsal dayanışma etrafında bir arada tutan bağların yerini, giderek daha fazla bireysel çıkarların belirlediği ilişkiler aldı. Gökalp’in mefkûre ve toplumsal dayanışma anlayışından hareketle bakıldığında, burada asıl sorun yalnızca teknolojik sistemin çökmesi değildi. Asıl mesele, çöken bir ütopyanın enkazını yeniden inşa etmek yerine, ortak değerleri ve insanı merkeze alan yeni bir toplumsal varoluş zemini kurabilmekti. Fakat bunu nasıl yapacağına dair artık hiçbir algoritmanın verebileceği hazır bir cevap yoktu.

Mefkûre-9 susmuştu…Şimdi sıra insandaydı.