Şair, Söz Yazarı, Musiki Ustası, Şef Ceyda Görk (Üsküdarlı) Haberes Dergisi’nin 69’ncu sayısına konuk oldu. Yazarımız Cem Aksu’nun sorularını yanıtlayan Görk; “Dernekler, işyerleri, holdingler, kurumsal şirketlerde Türk müziği koroları kuruluyor. Bu çok güzel ve bir o kadar da umutlandırıcı bir olay. Çünkü onları ben bir milis kuvveti gibi görüyorum” dedi.

Bize kendinizden bahseder misiniz? Nerede doğdunuz? Nasıl bir çocukluk geçirdiniz?

İstanbul'un efsanesi, muhteşem Boğaz içinde Emirgan'da dünyaya geldim. Temmuz'un 17'si, yıllardan 1953, yani İstanbul'un hem sosyal hem kültürel açıdan muhteşem olduğu, edebin, nezaketin, saygının, zarafetin zirve yaptığı yıllardı bunlar. O yüzden de şahane bir çocukluk geçirdim. Ailemin sosyal aktivitelere, özellikle müziğe ve görsel sanatlara olan ilgisinden dolayı gerçekten şiir gibi muhteşem bir çocukluğum oldu. Hele Emirgan gibi bir güzel İstanbul köyünde, o Boğaziçi'nin şaheserleriyle, doğanın güzelliğiyle etkilenerek, hatta çok çok etkilenerek büyüdüm.

Şiirle ilk temasınız ne zamana denk geliyor? Yazmaya sizi iten duygu ya da kırılma anı neydi?

Ben altı yaşında okuyup yazmayı öğrendim. Ve yazmaya, kalemi elime alıp da yazmaya başladığım andan itibaren de yani şiirler çıktı. Tabii ki o zaman kedim, köpeğim, kuş, civciv, oyun, böyle çocukça bir minik minik şeyler yazmaya başlamışım. Ben hatırlamıyorum bile. O devrin, yani benim çocukluğum devrinin çok güzel bir dergisi vardı ‘’Doğan Kardeş’ Annem o Doğan Kardeş dergisine abone olmuştu. Benim şiirlerimi oraya gönderirmiş. Birgün eve gelen bir sayıda benim resmim ve benim şiirim. Kedim diye bir şey yazmışım. Velhasıl kelam böyle çok hoş şeylerle başladı ve yıllar içinde şiir yazmayı hiç bırakmadım. Tabii ilk gençlik yılları, daha sonraki yıllar, sevdalar, böyle çocukça duygular, hevesler, sevda merakı, sevmek merakı, etrafınızdaki olan olaylara yaklaşımınız. Çünkü şiir yazmak gözlemci olmayı gerektiriyor. Edebiyat, tabi o zaman edebiyat değil, Türkçe dersim son derece başarılıydı. Yazma ve konuşma konusunda hiç sıkıntı çekmeden yıllarımızı geçirdik. Bunun üzerinde şiir ve şiirsellik körüklene körüklene bu yıllara geldi.

Aruz veznini en iyi kullanan şairlerden birisiniz. Bunun alt yapısında neler var?

Ne yalan söyleyeyim ben oturup da aruz yazacağım diye düşünmedim hiç. Size daha önce de söylediğim gibi Türk musikisini çok seven ve bilen, layıkıyla bilen bir annem vardı. Ve o tarihlerde benim o okumayı yeni söktüğüm devirlerde radyo haftası diye muntazam ve her hafta çıkan ve radyo programı olurdu. Radyonun yayınlarını işte kimler okuyor, kimler çalıyor, batı müziği, Türk müziği vesaire ve sanatkârların, sazendelerin ve ses sanatçılarının hayatını anlatan röportajlar, yazılar falan bulunurdu. Ve Şahap Ayhan diye bir çizer vardı. İmzası bile gözümün önündedir. Çok enteresan, çok hoş resimlerle şarkı motiflerini resmederdi o mecmuada. Ve ben o anlamını bile bilmediğim şarkıları farkında olmadan ezberliyormuşum. Şimdi bugün aruz yazmamdaki temelim o eski şarkılardandır. Tabi o eski şarkılar şimdiki gibi hani geldim gittim, çok sevdim, seviyorum vesaire değil. Tabi daha derinliği olan sözler. Yani bugün bir Yahya Kemal'in mısralarından bestelenmiş bir eserle, farklı insanların, farklı bestelerin arasında nasıl çok büyük bir fark varsa işte şimdi de o. Ben şöyle düşünüyorum bunu, hani İngilizceyi ana diliniz gibi bilirsiniz, bir anda böyle İngilizce düşünmeye başlarsınız. Ben böyle bir aklıma mısralar geldiği zaman farkında olmadan eğer söz, söz yazacağım diye oturmuyorum tabii ki. Bu ayrı bir şey. Ama çıkanlar o minvalde çıkarsa zaten kendiliğinden bir kalıba oturarak çıkıyor zihnimden ve kalemimden.

Siz aynı zamanda klasik Türk musikisi icracısısınız. Kıymetli üstat kanuni Bertan Üsküdarlı ile fasıl musikisini yaşatmaya çalışıyorsunuz. Bu bağlamda ne tür çalışmalarınız var?

Benim en büyük şanslarımdan biri, üstat kanuni ve bestekâr Berkan Üsküdarlı ile çalışmış olmamdır. Hatta bu yılın 4 Şubat’ında, hayat arkadaşlığımızın ve birlikte geçen 40. yılımızı idrak edeceğiz. Onunla birlikte üretmek bana her zaman büyük bir keyif verdi. Açıkça söyleyeyim, ben mükemmel bir nazariyatçı değilim ve bunu itiraf etmekten de hiç çekinmem. Ancak en ufak sesi, yarım notayı, minicik bir esi bile hissedebilen bir kulağım var. Bunun sebebi de çocukluğuma dayanıyor. İnsanlar genelde üç-dört yaşından itibaren anılarını hatırlar ya; benim çocukluk anılarımın tamamında Türk sanat müziği vardır. Radife Ertenler, Mualla Gökçaylar. Şimdi adını hatırlayamadığım nice büyük ses sanatçıları… En büyük saz ve ses ustalarını sahnede dinleyerek büyüdüm. Onların eserleriyle, sesleriyle, icralarıyla yoğruldum. O dönemlerde Türk musikisine verilen değer gerçekten efsaneydi. Bugünkü gibi “ayıp olmasın, biraz da Türk musikisi yapalım” anlayışı yoktu. Bu müzik, hayatın bizzat kendisiydi. Türk filmlerinde bile fonda mutlaka bir ya da birkaç Türk müziği eseri olurdu. Hatta bir dönem, şarkı isimlerinden senaryolar yazılmaya başlanmıştı. Bir gün Selami Şahin Hoca’ya şunu söyledim: “Hocam, yıllardır dillerden düşmeyen bu eserlerinizi eğer son 10–15 yıl içinde bestelemiş olsaydınız, bugün bir tanesi bile kalmazdı.” Çünkü o dönemlerde son derece kaliteli, İstanbul’un ve Türkiye’nin dört bir yanından gelen musiki dostlarının ilgi gösterdiği gazinolar vardı. Bu gazinolarda yeni bestelere de büyük ihtiyaç duyulurdu. Klasik eserlerimiz ise zaten muntazaman icra edilirdi. Gerçekten çok güzel bir devirdi. O yüzden bugün bu konulara fazla girmek istemiyorum; hani derler ya, “zülfiyâre dokunuyor.” Ancak Bertan Hoca ile birlikte önemli bir ilke imza atmayı düşündük; daha doğrusu bu fikri o ortaya koydu. Türk müziğinin 54 ayrı ana makamında eserler besteledi. Bu eserlerin bütün sözleri bana aittir. Şu an itibarıyla bu eserlerin 51 tanesi TRT repertuvarına girmiş durumdadır. Geriye kalan üç eser ise henüz denetim sürecinden sonuçlanmadı. Başvurularını uzun zaman önce yapmış olmamıza rağmen, hâlâ bir geri dönüş alamadık; süreç ne yazık ki ilerlemedi. Her neyse. Yani gönlümüz rahat. Türk musikisine o da ben de bugün söylenmese, bugün rağbet görmese bile illaki dünya döndükçe tarih tekerrürden ibaret. İllaki bunları da okuyanlar, söyleyenler, dinleyenler olacaktır diyorum.

Sizi etkileyen şairler kimlerdir?

Beni etkileyen şairler, tabii ki gençliğimizde, benim ruhuma uygun olarak Faruk Nafiz Çamlıbel'ler, efendim, Yahya Kemal'ler Behçet Kemal Çağlar'lar. Daha gençlik yıllarımızda tabii ki Nazım Hikmet'ler. Fakat ben mümkün olduğu kadar çok fazla bir şiir kitabı okumam. Pek fazla takip etmem. Maazallah etkilenirim, aklımda bir yerinde kalır, tekrara düşerim. Ve bu yüzden de suçlanırım. Bundan çok korktum. Onun için bugün olduğu kadar kendi özgün tarzımı yaratmaya çalıştım. Ama önüme geldiği zaman böyle özlemle hatırladığım o kitap kokusunu, yine açarım, yine okurum.

Günümüzde Türk Müziğinin geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce hak ettiği yerde mi?

Vallahi günümüzde Türk müziği sanıyorum Türkiye'nin her tarafında devam eden ya resmi dernekler aracılığıyla, şahısların kurduğu korolar aracılığıyla, sosyal hayatında iyi kötü yer bulmaya devam ediyor. Ben tabii ki çok üzülüyorum ve gönlüm istiyor ki; nasıl TRT Radyo Nağme var aynısı bir televizyon kanalı olsun. TRT Müzik kanalında Türk müziği sanatçıları, Türk müziğinden başka, Türk müziği parçalarından başka her şey okuyorlar. Bunun için de arabesk, pop, türkü, her şey dâhil. Bir tek Türk müziği okumuyorlar. Sanıyorum reyting endişesiyle. Bu beni çok üzüyor. Ve son zamanlarda da korolarda bir şey dikkatimi çekti. Gelen Koristler, hocam hareketli şarkılar. Kardeşim burası gazino sahnesi değil, hareketli nereye kadar yani? Biraz sapla samanı karıştırır olduk. Yani bir Orhan Gencebay şarkılarından ben bir koro olsam konser vermem. Müslüm Gürses eserlerinden koro konseri düzenlemem. Yani hayretler içinde kalıyorum. Bir iki tane elbette ki bizim fasıl geleneğinde de vardır, formatında da vardır. Son eserler makamın hareketli eserlerinden seçilir. Buna eyvallah. Ama yani işin şirazesinden çıktı bence. Ama şöyle de bir iyiliği var. İyi kötü daha işini ciddi yapan koro ve dernek şeylerine vakıf olan, hasletlerine vakıf olan insanlar buralara devam ediyor Koristler. Hepsinin ya çocukları, ya torunları, ya kuzenleri hatır için bile olsa o konserlere geliyorlar. Ve kulaklarında bir Türk müziği nâmesi kalıyor. Bu beni mutlu ediyor. Çünkü başka bir şekilde sesini duyuramıyor Türk Müziği.

Amatör koroların müziğe olan etkisini nasıl buluyorsunuz?

Hepinizin bildiği ve takip ettiği gibi, dernekler, işyerleri, holdingler, kurumsal şirketlerde Türk müziği koroları kuruluyor. Bu çok güzel ve bir o kadar da umutlandırıcı bir olay. Çünkü onları ben bir milis kuvveti gibi görüyorum. Canla başla hizmet ediyorlar. Lakin şöyle bir husus var, yetkin şefler olması lazım. Yani çok genç, henüz yeni mezun, sadece nazariyatı, solfeji iyi okuması, deşifre etmesi yeterli değil. Çünkü bu musiki bahsi, yaşları yetmez bir kere. Yani o gençlerin henüz bunları yaşları yetmez o şefliğe. Daha yetkin hocalarla, daha tecrübeli hocalarla bu yola çıkılması lazım diye düşünüyorum. Bir de şöyle bir durum var, korolarda icra edilen eserler, şeflerin değil, çünkü ben bunu sürekli gözlemliyorum, izliyorum, takip ediyorum. Seçilen eserler, repertuar şefler tarafından belirlenmiyor neredeyse. Koristler tarafından belirleniyor. Hocam bu parça çok ağır, aman hocam bu parça çok şey, zor, biz okuyamayız bunu. Daha böyle, hani nereye kadar daha basite ve kolaya indirilir? Bütün şarkıların Yeşilçam şarkıları kıvamında olacak hali yok. Arabesk bestekârlıklarıyla tanınmış birtakım isimlerin şarkılarıyla koro olmaz, sunulmaz dinleyiciye. Ve ne diyorlar? Türk müziği korosu, ama Türk müziği ile alakası olmayan eserler söyleniyor. Olmaz. Onun için korodaki koristlerimizin de biraz ne yaptıklarını, nereye geldiklerini, ne yapmak için geldiklerini, sadece şarkı söylemek, soloya çıkıp orada kendini göstermek merakının haricinde gerçekten bu musikiyi sevmeleri lazım.

Eskişehir’e hiç geldiniz mi? Neler söylemek istersiniz şehrimizle ilgili?

1975 yılında gelmiştim. Ondan sonra da nasip olmadı. Fakat çok istiyorum. Orada çok sevgili dostlarım var. İnşallah nasip olur. Bu yazılarımızı, bu röportajı okuyan sevgili okurlara, bizi bir şekilde sosyal medyadan bilen, takip eden, dinleyen, okuyan sevgili dostlara sonsuz teşekkürler ediyorum. Hepinize ayrı ayrı çalışmalarınızdan, bütün eserlerinizde başarılar diliyorum. Çok güzel korolarınız var, çalışmalarınız var. Allah yolunuzu açık etsin.