Saksıda Çocuk isimli kitabın yazarı öğretmen Evren Kahraman ile kökler ve aile kavramı üzerine konuştuk…
Kısaca Evren Kahraman'ı tanıyabilir miyiz?
1981 Eskişehir doğumluyum. Yaklaşık 20 yıldır öğretmenlik yapıyorum; bu sürenin son birkaç yılında da kendimi yeni nesil eğitim pedagojileri üzerine geliştirmeye çalışarak eğitim danışmanlığı yapıyorum. EvreKa Eğitim Danışmanlığı'nın kurucusuyum; sınav sürecinden akademik koçluğa, psikometrik değerlendirmeye kadar pek çok başlıkta binlerce öğrenci ve aileyle yol yürüdüm. Sınıfın içinden gelen bir öğretmen olarak hem tahtanın önünde hem danışmanlık masasında bulunmak, bana çocuğu sadece akademik başarısıyla değil, geldiği evle birlikte görme alışkanlığı kazandırdı. Bu yolculuk bana şunu öğretti: bir öğrencinin karşınıza gelen hâli, aslında yıllar önce evde başlayan bir hikâyenin bugünkü sayfası. Saksıda Çocuk da tam olarak bu gözlemlerin bir ürünü.
Böyle bir kitap yazma fikri nasıl oluştu, size "özellikle bu konuda bir şeyler yazmalıyım" dedirten ne oldu?
Yıllar boyunca yüzlerce öğrenciyi ve ailesini yakından tanıma fırsatım oldu. Zamanla fark ettim ki masaya oturan çocuk değil, o çocuğun büyüdüğü ev. Aynı zekâya, aynı imkâna sahip iki öğrenci, tamamen farklı sonuçlar üretebiliyor; aradaki fark çoğu zaman evde konuşulmayan, adı konmamış duygusal örüntülerde saklı. Bu tekrar eden deseni bir gün değil, yıllar içinde defalarca gördükten sonra, bunu tek tek ailelere anlatmak yerine yazıya dökmenin daha kalıcı bir fayda sağlayacağını düşündüm.
Çocukluğumuz bizlerin kara kutusu mu size göre ve yetişkinlikte yaşanılan olumlu olumsuz tüm duygular bununla mı ilgili?
"Kara kutu" benzetmesi oldukça isabetli. Bir uçak kazasından sonra kara kutuya bakılır, çünkü asıl hikâye orada saklıdır. Yetişkinlikte yaşadığımız pek çok tepki, korku, bağlanma biçimi ya da başarı motivasyonu da aslında çocuklukta kaydedilmiş verilerin bugünkü yansıması. Ama bunu tek belirleyici saymamak lazım; kara kutu bize neden olduğunu anlatır, kaderimizi değil.
Geçmiş, özellikle çocukluğumuz neden geleceğimizi bu kadar etkileyebilecek güçte, bunu neye bağlıyorsunuz?
Çünkü çocukluk, henüz hiçbir savunma mekanizmasının kurulmadığı, her şeyin "ilk kez" deneyimlendiği bir dönem. Bir yetişkin bir olumsuzlukla karşılaştığında bunu yorumlayacak, bağlamına oturtacak bir tecrübe birikimine sahiptir; çocuk ise aynı olayı doğrudan kimliğinin bir parçası olarak içselleştirir. O yüzden çocuklukta atılan temeller, sonraki her katmanın üzerine inşa edildiği zemin gibi davranır.
Köklerimiz mi bize kim olduğumuzu söyler yoksa bu köklerin üzerinde büyüyüp giden yaşanmışlıklar mı?
İkisi birlikte, ama sıralama önemli. Kökler bize bir başlangıç noktası verir; ama üzerine ne inşa edeceğimizi büyük ölçüde yaşanmışlıklarımız belirler. Ben buna "zemin ve bina" derim. Zemin sağlam değilse bina eğik yükselir, ama doğru destekler ve doğru ustalarla o eğiklik düzeltilebilir. Yani kökler kaderimiz değil, başlangıç şartlarımızdır.
Çocukluğunda kötü tecrübeler yaşamış, değersizlik hissiyle defalarca sınanmış, sevgisiz bir ortamda büyümüş çocuklar sonrasında bu yarayı nasıl sarabilir? Telafisi nasıl olur ya da olmalıdır?
İlk adım, o yaranın var olduğunu kabul etmek. Pek çok yetişkin bunu bastırarak "güçlü görünmeye" çalışıyor, ama bastırılan duygu kaybolmuyor, sadece biçim değiştiriyor. İkinci adım, o dönemi bugünün yetişkin bakış açısıyla yeniden okumak — çocukken çaresizce maruz kalınan bir şey, bugün bir yetişkin gözüyle anlamlandırılabilir, hatta bazen affedilebilir. Üçüncüsü ise şu: geçmişi değiştiremeyiz ama bugünden itibaren kendimizle olan ilişki biçimini değiştirebiliriz. Terapi, güvenli ilişkiler, kendine şefkat ve zamanla kurulan yeni alışkanlıklar bu telafinin gerçek araçları.
Aile size göre nedir? Koruyup kollayan bir sığınak mı yoksa bir destek sistemi mi? Yani iyi bir ailenin özellikleri neler olmalı?
Bence ikisi çelişmiyor, tamamlıyor. Sığınak, dışarıdaki tehlikelerden korur ama insanı içeride tutar; destek sistemi ise dışarı çıkmaya cesaret verir. İyi bir aile, çocuğun güvende hissettiği ama aynı zamanda büyümesi için itilip kakılmadan teşvik edildiği bir yapıdır. En önemli özelliği ise tutarlılık. Sevginin koşula bağlı olmaması, bugün öfkeli yarın şefkatli değil, her koşulda hissedilir olması.
Bir ailede anne babanın rolü ne olmalı? "İyi aile"de yetişmiş öğrencilerinizde dikkatinizi çeken davranış şekilleri nelerdir? Bu tür öğrencilerin hayata bakış açısı nasıl oluyor?
Anne babanın rolü, çocuğu kontrol etmek değil, gözlemleyip yönlendirmek. "İyi aile"den gelen öğrencilerde en çok fark ettiğim şey; hata yaptıklarında savunmaya geçmek yerine sorumluluk alabilmeleri. Kaygıları daha yönetilebilir, kendilerine dair beklentileri dışarıdan değil kendi içlerinden geliyor. Hayata bakışları genellikle daha meraklı ve daha az korku temelli. Başarısızlığı bir tehdit değil, bir bilgi kaynağı olarak görüyorlar.
Çoğu aile "çocuğum doktor, avukat, öğretmen olsun" der. Ama kimse "çocuğum güzel ahlaklı, insanlara, doğaya, hayvanlara faydalı, iyi bir insan, en önemlisi de hayata dair aldığı kararların arkasında durabilsin ve mutlu olsun" demez. Sebebi hayatın materyalist odaklı oluşu mu sizce? Aslında çocuklarımızı bu yüzden mi özgür bırakamıyoruz, mesleklerine dahi bu yönden müdahale etme gereği duyuyoruz? Gerçekten iyilikleri için mi?
Kısmen materyalizm etkili, ama bence asıl mesele kaygı. Meslek, ölçülebilir ve güvence hissi veren bir hedef; karakter ve mutluluk ise soyut, kontrol edilemeyen kavramlar. Aileler belirsizlikten kaçarken elle tutulur olana sarılıyor. Ve evet, çoğu zaman gerçekten "iyilikleri için" diye düşünülüyor ama bu, kendi kaygımızı çocuğa devretmenin kibarca söylenmiş hâli oluyor çoğu zaman. Asıl soru şu olmalı: biz onların güvenliğini mi istiyoruz, yoksa kendi huzurumuzu mu?
Çocuklarımıza manevî anlamda bırakabileceğimiz en değerli miras size göre nedir?
Kendine ve duygularına güvenebilme becerisi. Yani bir çocuğun, hata yaptığında da sevildiğini bilmesi, farklı düşündüğünde de değerli olduğunu hissetmesi. Bu güven bir kere kurulduğunda, hayatın geri kalanında karşılaşacağı her zorlukla baş edebilecek en sağlam iç kaynağa sahip olur. Maddi miraslar tükenebilir; ama bu duygusal güvenlik, ömür boyu taşınan bir sermayedir.