Rising Woman Leaders in AI – Yapay Zekâda Yükselen Kadın Liderler Programına seçilerek önemli bir başarıya imza atan Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nilgün Özdamar, Haberes Medya Genel Yayın Yönetmeni Ayhan Aydıner ile keyifli bir röportaj gerçekleştirdi.

Prof. Dr. Özdamar; “Ben gelecekte en kritik sorunun şu olacağını düşünüyorum: Yapay zekâyı kim yönetecek ve hangi değerler çerçevesinde yönetecek? Eğer insan-merkezli, etik ve kapsayıcı bir yaklaşım benimsenirse, yapay zekâ insanlığın refahını artıran bir dönüşüm gücü olur. Aksi halde, teknolojik ilerleme toplumsal gerilimleri derinleştirebilir” dedi.

Yaşamızın kısa biyografik özetini verebilir misiniz?

Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Açık ve Uzaktan Öğrenme Bölümü’nde Profesör olarak görev yapıyorum. 2005 yılında Anadolu Üniversitesi Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Eğitimi Bölümü’nden mezun oldum ve aynı alanda bütünleşik doktora programını tamamlayarak 2011 yılında doktor unvanımı aldım.

Akademik çalışmalarımı insan-bilgisayar etkileşimi, yapay zekâ destekli eğitim tasarımı ve yükseköğretimde dijital dönüşüm alanlarında sürdürüyorum. 2025 yılında Litvanya Klaipėda Üniversitesi’nde İşletme Yönetimi yüksek lisansımı tamamlayarak teknoloji ve yönetim alanlarını bir araya getiren disiplinlerarası bir perspektif geliştirdim.

Yirmi yılı aşkın süredir açık ve uzaktan öğrenme alanında çalışıyorum. Uluslararası konferanslarda ödüller aldım, farklı ülkelerde araştırma faaliyetlerinde bulundum ve çeşitli disiplinlerarası projelere liderlik ettim. Akademik çalışmalarımda özellikle yapay zekâ çağında yükseköğretimin nasıl yeniden tasarlanabileceği sorusuna odaklanıyorum.

Rising Woman Leaders in AI – Yapay Zekâda Yükselen Kadın Liderler Programına seçilerek önemli bir başarıya imza attınız. Bu konuda bize bilgi verir misiniz?

Rising Women Leaders in AI programı, yapay zekâ alanında çalışan ve liderlik potansiyeli taşıyan kadın akademisyenleri ve profesyonelleri desteklemeyi amaçlayan uluslararası bir programdır. British Council tarafından desteklenen bu girişim, yalnızca teknik yetkinlikleri değil, aynı zamanda stratejik liderlik kapasitesini geliştirmeyi hedeflemektedir. Program kapsamında İngiltere’de küresel liderlik eğitimi veren uzmanlarla bir araya gelme fırsatı bulduk. Yeni çağın liderlik anlayışlarına yönelik eğitimler aldık; özellikle yapay zekâ çağında liderliğin nasıl yeniden tanımlandığını tartıştık. Aynı zamanda kendimizi bir lider olarak nasıl konumlandırmamız gerektiğini, hangi alanlarda gelişime açık olduğumuzu değerlendirdiğimiz önemli bir öz farkındalık süreci yaşadık. Kısacası, benim için bu program vizyonumu daha küresel bir perspektifle yeniden çerçevelediğim ve liderlik yaklaşımımı stratejik olarak derinleştirdiğim bir gelişim alanı oldu.

Yapay Zeka hayatımızı nasıl etkileyecek? İnsanlığa olumlu ve olumsuz yönleri neler?

Yapay zekâ önümüzdeki yıllarda insanlığın üretim, öğrenme ve karar verme biçimlerini köklü şekilde yeniden şekillendirecek. Rutin işleri devralan sistemler sayesinde insanlar daha yaratıcı, stratejik ve insani alanlara yönelebilecek. Eğitimde kişiye özel öğrenme asistanları, sağlıkta erken teşhis sistemleri, şehir yönetiminde akıllı karar destek mekanizmaları yaygınlaşacak. Yapay zekâ, doğru tasarlandığında insan kapasitesini büyüten, insan potansiyelini hızlandıran bir “kolektif zekâ katalizörü”ne dönüşebilir.

Ancak aynı dönemde ciddi kırılmalar da yaşanabilir. Mesleklerin dönüşümü, dijital eşitsizliklerin artması, veri güvenliği sorunları ve algoritmik önyargılar sosyal yapıyı zorlayabilir. Özellikle karar süreçlerinin otomasyona devredilmesi, “insan sorumluluğu” meselesini yeniden tartışmaya açacaktır.

Ben gelecekte en kritik sorunun şu olacağını düşünüyorum: Yapay zekâyı kim yönetecek ve hangi değerler çerçevesinde yönetecek? Eğer insan-merkezli, etik ve kapsayıcı bir yaklaşım benimsenirse, yapay zekâ insanlığın refahını artıran bir dönüşüm gücü olur. Aksi halde, teknolojik ilerleme toplumsal gerilimleri derinleştirebilir. Dolayısıyla mesele teknolojinin kendisi değil; vizyon, liderlik ve değerlerdir. Yapay zekâ çağında asıl ihtiyaç duyacağımız şey, teknik uzmanlıktan çok sorumlu liderliktir.

Yapay zeka alanında kendilerini geliştirmek isteyen gençlere neyi tavsiye edersiniz?

Yapay zekâ alanında kendini geliştirmek isteyen gençlere ilk tavsiyem, sadece teknolojiyi değil, problemi anlamaya odaklanmalarıdır. Yapay zekâ bir amaç değil, güçlü bir araçtır. Önce hangi sorunu çözmek istediklerini netleştirmeliler.

Teknik temelin sağlam olması önemlidir. Matematiksel düşünme, veri okuryazarlığı ve temel programlama bilgisi bu alanın altyapısını oluşturur. Ancak bunun yanında eleştirel düşünme, etik farkındalık ve disiplinlerarası bakış açısı da en az teknik beceriler kadar önemlidir. Ücretsiz ve kaliteli pek çok eğitim kaynağı mevcut. Elements of AI gibi herkes için tasarlanmış giriş kurslarıyla başlanabilir. Microsoft Learn, Google’ın AI eğitimleri ve BTK Akademi gibi platformlar temel kavramları sistematik biçimde öğrenme imkânı sunuyor. Coursera ve edX gibi platformlarda ise “ücretsiz izleme” seçeneğiyle dünya üniversitelerinin derslerine erişmek mümkün.

Üretmek çok önemli. Küçük projeler, açık kaynak katkıları, hackathonlar ve gerçek problem senaryoları üzerinde çalışmak öğrenmenin en etkili yoludur. Yapay zekâ teorik olarak değil, uygulayarak öğrenilir. Ve son olarak şunu söylemek isterim: Yapay zekâ çağında en değerli beceri sadece kod yazmak değil; doğru soruları sorabilmektir. Merak eden, sorgulayan ve öğrenmeye açık kalan gençler bu alanda mutlaka fark yaratacaktır. Eleştirel düşünmeyi derinleştirmek için felsefe okumalarını özellikle öneririm.

Farkındalığı arttıran başka sosyal çalışmalarınız da var. Onları anlatır mısınız?

2026 yılı itibarıyla Avrupa Birliği tarafından desteklenen “Yapay Zekâda Küresel Kadın Liderler” programının koordinatörlüğünü üstlendim. Bu program kapsamında yapay zekâ alanında çalışan kadınları bir araya getirmeyi amaçlıyoruz. Akademisyen, geliştirici, uygulayıcı ya da eğitmen olması fark etmiyor; önemli olan yapay zekâ ekosisteminde aktif rol alan kadınların birbirleriyle güçlü ve sürdürülebilir bir ağ kurabilmesi. Amacımız yalnızca görünürlük sağlamak değil; aynı zamanda bilgi paylaşımını, mentorluk mekanizmalarını ve disiplinlerarası iş birliklerini güçlendirmek. Yapay zekâ teknolojilerinin hızla geliştiği bu dönemde, insan-merkezli, etik ve kapsayıcı projelerin artmasına katkı sunmayı hedefliyoruz.

Anadolu Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Komisyonu’nda görev alıyorum. Bu kapsamda özellikle kadına yönelik şiddet konusunda farkındalık çalışmaları yürütüyoruz. Yapay zekâ araçlarını kullanarak ürettiğimiz poster tasarımları, şarkı ve müzik klibi gibi yaratıcı projeler, teknolojinin yalnızca teknik bir araç olmadığını; aynı zamanda sosyal etki ve toplumsal farkındalık üretme kapasitesine sahip olduğunu gösteren önemli deneyimler sundu.

Bunun yanında YouTube kanalımda yapay zekâ konusunda teorik ve kavramsal içerikler üretiyorum. Videolarımın önemli bir bölümünü yine yapay zekâ araçlarıyla hazırlıyorum. Amacım, yapay zekâyı yalnızca teknik uzmanlara ait bir alan olmaktan çıkarıp, herkesin anlayabileceği ve sorumlu biçimde kullanabileceği bir dönüşüm alanı olarak konumlandırmak. Özellikle gençlerin ve eğitimcilerin bu konuda etik, eleştirel ve bilinçli bir farkındalık geliştirmesine katkı sunmaya çalışıyorum.

Anadolu Üniversitesi’ndeki göreviniz ve çalışmalarınızla ilgili bilgi verir misiniz?

Açıköğretim sistemi için üretken yapay zekâ ile eğitim içeriği tasarımı üzerine çalışmalar yürütüyorum. Bunun yanı sıra Marka İletişimi Tasarımı Önlisans Programı’nın koordinatörlüğünü sürdürüyorum. Doktora düzeyinde İnsan-Bilgisayar Etkileşimi dersi veriyor; bu kapsamda yapay zekâ ile etkileşim tasarımı, kullanılabilirlik analizi ve göz izleme teknolojileri üzerine odaklanıyoruz. Ayrıca yüksek lisans ve doktora düzeyinde Araştırma Tasarımı ve Etik derslerinde, bilimsel yöntemin metodolojik ve etik boyutlarını ele alıyoruz.

Uluslararası ortaklarla yürütülen yapay zekâ destekli sanal ortam tasarımına yönelik bir Avrupa Birliği projesi üzerinde çalışıyoruz; aynı zamanda TÜBİTAK proje başvurularımızın sonuçlarını bekliyoruz.

Bir eğitim teknolojisi uzmanı olarak yapay zekâ araçlarını yakından takip ediyor, farklı kullanım senaryolarında test ederek potansiyellerini ve sınırlılıklarını analiz ediyorum.

Bir akademisyen olarak Eskişehir’in bugününü ve geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Ben Eskişehirliyim ve bu şehir hayatımın her döneminde benim için özel bir yere sahip oldu. Çocukluğumun sakin, huzurlu Eskişehir’iyle bugünün daha hareketli ve kozmopolit yapısı arasında büyük bir değişim var. Yurt dışında bulunma fırsatlarım oldu; fakat Eskişehir’in ritmi, insanı ve verdiği huzur beni her zaman buraya çekti. Burası benim için sadece yaşadığım yer değil, aidiyet hissettiğim bir şehir.

Gelecekte Eskişehir’in güçlü üniversite yapısı ve genç nüfusuyla dijital dönüşüm, yapay zekâ uygulamaları ve yaratıcı alanlarda daha da öne çıkabileceğine inanıyorum. Eğer birlikte üretme kültürünü güçlendirirsek, bu şehir hem kültürel hem teknolojik açıdan çok daha ileri bir noktaya ulaşabilir. Ben de bu sürece katkı sunmayı önemsiyorum.

Türkiye’deki üniversite sayısının çok fazla olması sizce kaliteyi düşürüyor mu?

Türkiye’de üniversite sayısının artması tek başına kaliteyi düşüren bir unsur değildir. Ancak yükseköğretimde kalite artık yalnızca fiziksel kampüs sayısıyla değil; dijital altyapı, araştırma kapasitesi ve inovasyon üretme gücüyle ölçülüyor.

Bugün üniversiteler arasındaki farkı belirleyen temel unsur, dijital dönüşüme ne kadar uyum sağlayabildiklerdir. Yapay zekâ destekli öğrenme sistemleri, veri temelli karar alma süreçleri, araştırmada ileri analiz araçlarının kullanımı ve uluslararası iş birlikleri kaliteyi doğrudan etkiliyor. Eğer kurumlar bu dönüşüme yatırım yapmazsa, sayısal artış niteliksel ilerlemeye dönüşmeyebilir.

Önümüzdeki dönemde üniversiteler için kritik mesele şu olacak: Yapay zekâyı ve dijital teknolojileri stratejik bir araç olarak konumlandırabilen kurumlar öne çıkacak; diğerleri ise geride kalma riskiyle karşı karşıya kalacak. Dolayısıyla kalite sorunu sayısal artıştan çok, dönüşüme ayak uydurma kapasitesiyle ilgilidir.

Kısacası, mesele kaç üniversite olduğu değil; bu üniversitelerin ne kadar yenilikçi, veri temelli ve insan odaklı bir vizyonla yönetildiğidir.

Nilgün Özdamar’ın hayatındaki kırılma anı neydi?

2009 yılı kariyerimde önemli bir dönüm noktasıydı. Türkiye’de mobil teknolojilerin henüz çok yaygın olmadığı bir dönemde, yalnızca çalışmalarını takip ettiğim bir akademisyenle iletişime geçerek University of Central Florida’daki Simulation and Training Institute’te araştırma yapma kararı aldım. O zaman araştırma görevlisi maaşıyla aldığım bir arabam vardı. Onu sattım, parasını çantama koydum ve University of Central Florida’daki Simulation and Training Institute’te araştırma yapmak üzere yola çıktım. Bugün geriye dönüp baktığımda bunun büyük bir cesaret ve risk olduğunu görüyorum. Ama iyi ki yapmışım. Amerika’daki hocam Dr. David Metcalf’in akademik gelişimimde çok büyük katkısı oldu. Orlando’da yürütülen projelerde öğretim tasarımının sahadaki karşılığını gözlemledim. Mobil teknolojilerden sanal gerçekliğe kadar birçok yenilikçi uygulamayı deneyimledim. Döndükten sonra 2010 yılında doktora tez çalışmam kapsamında ilk Türkçe mobil eğitim uygulamalarından birini geliştirerek Apple Store’da yayımladım. O dönemde Türkiye’de mobil öğrenme henüz çok yeni bir alandı.

Hayatımdaki ikinci büyük kırılma anı ise 2013 yılında anne olmamdı. O dönem kariyerimin en yoğun ve en üretken dönemlerinden birini yaşıyordum. Oldukça tutkulu bir araştırmacıydım; uluslararası alanda bilinirliğim artmıştı. Tabletlere yönelik mobil öğrenme projesi geliştirmiş, projem British Council tarafından fonlanmıştı. Türkiye’de ilk mobil öğrenme çalıştayını gerçekleştirmiştik ve alan gerçekten yükselişteydi. Sık sık İngiltere’ye gidiyordum ve orada güzel bir network sağlamıştım. Tam da bu ivmenin ortasında anne oldum. Elbette hayatımın temposu değişti; ama bakış açım da derinleşti. Anne olmak bana zamanı, öncelikleri ve sorumluluğu yeniden düşünmeyi öğretti. Ancak geriye dönüp baktığımda hiçbir şeyden pişman değilim. Oğlumdan yana kendimi çok şanslı ve mutlu hissediyorum

2017’de kurduğumuz İnsan-Bilgisayar Etkileşimi Laboratuvarı’nın 2020’de kapanması ise beni en çok zorlayan süreçlerden biriydi. Yıllarca emek verdiğimiz, öğrencilerle üretken bir araştırma ekosistemi kurduğumuz bir alanın sonlanması kolay değildi. Ancak o dönemde şunu fark ettim: Bazen kapılar kapanır, ama o kapanış yeni bir yönü görünür kılar. O süreçte yalnızca akademik değil, kişisel olarak da kendimi geliştirmeye odaklandım. Farklı düşünce alanlarına ilgi duydum, yeni disiplinleri keşfettim ve öğrenme alanımı genişlettim. Litvanya’da İşletme Yönetimi yüksek lisansına başladım. Farklı bir ülkede, farklı bir kültürde yeniden öğrenci olmak hem zorlayıcı hem de dönüştürücüydü. O süreç bana yeniden başlama cesaretinin yaşla sınırlı olmadığını; en güçlü iyileşme yolunun ise öğrenmeye devam etmek ve kendini geliştirmek olduğunu öğretti.

Haberes okurlarına ve öğrencilerinize son bir mesajınız var mı?

Değişim hayatın kaçınılmaz bir parçası. Yapay zekâ çağında yaşıyoruz ve dünya hızla dönüşüyor. Ancak bu dönüşümün içinde sağlam kalabilmek, insanın kendi değerlerine ve köklerine bağlı olmasıyla mümkün. Cesur olun. Bazen hayatınızdaki en büyük sıçramalar, konfor alanınızdan çıktığınız anlarda gerçekleşir. Benim hayatımdaki kırılma anları da hep cesaretle aldığım kararların sonucuydu.

Annemin çok sevdiğim bir sözü vardır: ‘Ağaç sağlamsa, sarsılır ancak yıkılmaz.’ Hayatta rüzgârlar eser, zorluklar olur, kırılma anları yaşanır. Ama eğer değerleriniz, emeğiniz ve inancınız sağlamsa, o rüzgârlar sizi yıkmaz; aksine daha da güçlendirir.