Son çıkardığı ‘Unutulmuş Topraklar’ kitabıyla büyük beğeni toplayan Yazar Seyfettin Araç Haberes Dergisi’nin 42'nci sayısına konuk oldu.

Yazıişleri Müdürümüz Ayça Ballı ile keyifli bir söyleşi gerçekleştiren Seyfettin Araç; “Sınırları kaldırıp ortak bayrağa ve paraya döndü Avrupa. Yetmiş sene önce orası kan deryasıydı otuz sene önce Orta Doğu ve ülkemizin birçok yeri. Coğrafya değil insan kaderdir. Karar veren, kararları uygulayan insanlar kaderi çizdi mi, hayat orada tıkanmaya başlıyor. Mardin’den çıkıp Nobel alan bilim insanımız da var. Bugün bazı kararlar daha insancıl diyebiliriz. O zaman coğrafya değil karar mercileri kaderdir” dedi.

 

 Seyfettin bey merhaba. Sizinle daha önce Haberes Dergisinde “Sevgili Yalnızlık” adlı romanınız ile ilgili bir röportaj yapmıştık. Okuyucularımızdan bu romanınızla ilgili olumlu pek çok yorum aldık. Bugün sizinle “Unutulmuş Topraklar” adlı yeni romanınız için buluştuk. Romanınıza geçmeden önce bize kendinizden kısaca bahsedebilir misiniz?

Öncelikle merhabalar. Evet söylediğiniz gibi daha önce sizinle güzel ve farklı bir röportaj yapmıştık. Çok keyif aldığımı söylemek isterim. Uluslararası Yazarlar Birliği PEN Türkiye Denetleme Kurulu üyesi, Yazar, Şair ve Yeditepe Üniversitesi Öğretim Görevlisiyim. Yazıyor, araştırıyor yeni eserler meydana getirmeye çalışıyorum.

Mardinlisiniz… Romandaki olay örgüsü de Mardin/Mazıdağı’nda geçmektedir. Bu eser, otobiyografik roman mi?

Evet Mardinliyim. Yazdığım eser Mardin Mazıdağı’nda bulunan devlet parasız yatılı bir okulda geçiyor. Sorduğunuz soruya okuyucunun karar vermesini istiyorum açıkçası. Otobiyografik bir eser konusunda sizi hayal kırıklığına uğratacağım çünkü. Bu hikaye aslında o dönemin tüm yatılı okulda okuyan, yaralanan, büyüyen ama büyürken ruhu yarım kalan çocukların hikayesi, yalnız benim değil. Ben de varım birçok yerinde romanın. Bir çok yerinde de yokum diyebilirim. Ama bilmenizi isterim ki her cümlesi, hemen hemen her detayı gerçek hayattan, gerçek kahramanlardan alınan bir eser oldu Unutulmuş Topraklar.

Siz kendinizi, yaşadığınız çevreyi, büyüdüğünüz köyü, seksenli yılların sonu ile doksanlı yıllarda meydana gelen olayları anlatmışsınız. Sizi romanda arasak size yakın veya siz olan roman kahramanı kimdir?

Seksenli yılların ortasından itibaren hala darbenin izlerini yaşayan bir neslin izdüşümlerini yazdım bu uzun soluklu romanda. Doksanlı yılların başlarını da yaşayan bu nesil güzel günlerin, masumiyetin, içtenliğin çağında, okuyan birer çocuktular. O dönemin olaylarını objektif bir bakış açısıyla yazmak gerektiğine inandım. İnançla başladım, korkarak devam ettim, aşkla bitirdim eseri. Kahramanlarımın tamamı o acıları yaşayan ve bir yerinden yaralanan çocuklar oldu. Bazıları yoluna devam edebildi ama bazıları yarı yolda kaldılar. Sorunuza dönersek de size söyleyeceğim şey aslında roman kahramanlarımın çoğunda kendimden izler bıraktım diyebilirim. Fakat Miran karakterinde daha çok ‘ben’ var. Bazen de hiç ‘ben’ yok. Tuhaf bir kurguyla bağladım, kimsenin kabullenemediği gerçek olayları. O dönemin öğrencileri, çocukları, bu kitabın gerçek sahipleri beni daha iyi anlayacaklardır. Tabii popüler kültürün bu kadar ayyuka çıktığı bir çağda eski zamanı, kütük gibi bir kitapta anlatmaya çalışınca insanlar anlamakta zorlanıyor maalesef. Ama benim işim zorlukla. Anlatılmayanı, anlatılamayanı anlatmakta benim savaşım.

Çocukluk döneminizde bölgede yaşananların insanlar üzerindeki travmatik etkisinden hareketle "Coğrafya kaderdi” diyebilir miyiz?

 Coğrafya kaderdir demek kendimizi ciddiye almamak demek olur bence. Kötü dönemlerden geçti insanoğlu. 1. ve 2. Dünya savaşlarında milyonlarca insan öldü, öldürüldü, gaz odalarında boğduruldu, fırınlarda yakıldı. Sonra dönüp baktıklarında nasıl bir trajediye sebep olduklarını anlayıp, insana ve insanlığa dair kesin kararlar almaya, ortak kararlarla yaşamaya dair adımlar attılar. Sınırları kaldırıp ortak bayrağa ve paraya döndü Avrupa. Yetmiş sene önce orası kan deryasıydı otuz sene önce Orta Doğu ve ülkemizin birçok yeri. Coğrafya değil insan kaderdir. Karar veren, kararları uygulayan insanlar kaderi çizdi mi, hayat orada tıkanmaya başlıyor. Mardin’den çıkıp Nobel alan bilim insanımız da var. Romanlar, şiirler yazan yazarlarımız da. Doktorlarımız da var, bilim insanlarımız da. Bugün bazı kararlar daha insancıl diyebiliriz. O zaman coğrafya değil karar mercileri kaderdir. Dünyanın gıpta ettiği bir coğrafyanın sahipleriyiz oysa. Beş bin senelik bir tarihin mirasçılarıyız. Baş edemediğimiz tek şey belki de dil ve kimlik kavgası. Biz aydınlara düşen de bu farklılıkların çok yanlış düşünceler sonucu doğduğunu tüm halka anlatmak. İşimiz yazmak, anlatmak ve uyarmak.

Bu bölgede yaşanan terör olayları ve karşılığında alınan sert tedbirlerin ailelere, çocuklara, köylülere etkisi belki yıllarca devam edecektir. Bu etki nasıl minimize edilebilir?

Bu etki artık azaltılamaz bence. Çünkü bir döneme damga vuran bir gerçeğin yarattığı dalgaların kıyıya vurduğu nesiliz biz. Kötülüklerin dalga dalga yaşandığı, korkunun kol gezdiği çağın çocuklarıyız. İlk televizyon geldiği gün hayatı renklenen çocuğun babasının ölüm görüntülerini o televizyondan izlediği gerçeğini düşünün. Kaybedilen bir çağ, unutulan topraklar, silinen nesiller, korkutulan adamlar, gülemeyen çocuklar vs. Hepsi aynı zamanın farklı konuları değil mi? Hangisini düzelteceksiniz, hangisini düzeltebilirsiniz? Geçmişi düzeltme şansı ne yazık ki mümkün değil. Ama kaybedilen nesillere karşı, yeni nesillerin kazanılması mümkün. Bu da sanatla, edebiyatla, barışla, kardeşlikle gerçekleşir.

İlkokuldan itibaren yatılı okullara verilen ve Türkçe bilmeyen çocukların hikayeleri oldukça dramatiktir. Sizin yatılı okul serüveniniz oldu mu yatılı okullarda çokça "Talat" gibi öğretmenlere denk geldiniz mi?

 Başta belirttiğim gibi evet ben ilkokulu beş sene boyunca yatılı ilköğretim bölge okulunda okudum. Biraz şanslıydım o dönem için çünkü az da olsa Türkçe biliyordum ve en azından iletişim konusunda kabuslar yaşamıyordum. Ana dili Kürtçenin dışında tek kelime bilmezdi öğrenciler ve bu konuda inanılmaz zorluklar yaşandığını gördüm, şahit oldum. Tüm değerli hocalarımızı, bize ebeveynlik yapan değerli büyüklerimi tenzih ediyorum ama evet kötü niyetli öğretmenlerimiz de vardı. Ve çocuk psikolojisinde inanılmaz tahribatlar, acılar yarattılar. Kabul edip etmemeleri kendi vicdanları ama kötü insanlardı bazıları. Öğretmen demeye dilim varmıyor bakın, kötü öğretmendi demiyorum, kötü insanlardı. Çocukluk anılarımın arasında çok güzel zamanlar, çok güzel insanlar var ama maalesef ki kötü kalpli öğretmenler de var. Yediğimiz dayağı, bırakın yedi yaşındaki bir çocuğa, şimdi on yedi yaşında bir gence uygulasanız günlerce hastanede yatar. Dramatik zamanların da içinde olduğu düşsel bir zamandı benim için.

Unutulmuş Topraklar’da kadim bir halk olan Ezidilerin yaşamını Yusuf ve Zeluh ile somut hale getirdiniz. Yusuf’un çırpınışları, Naze’nin acıları, Zeluh’un talihsiz yazgısı Ezidilerin makus tarihi gibi hep hezimetlerle doludur. Ezidiler hep ötekileştirilip kaybetmeye devam edecekler mi?

 Naze’nin hikayesi benim için muazzam anlarla dolu olduğu için bu eser yaratıldı. Üçleme yapmayı planladığım Unutulmuş Topraklar romanını, ‘Unutulmuş Topraklar - Naze’ ve ‘Unutulmuş Topraklar - Aksak İsmet’ ile tamamlamak istiyorum. Buna biraz da okur karar verecek. Tabii eserim beğenilirse önümüzdeki senelerde bu üçlemeyi tamamlayacağım. Naze, okul dönemleri ve sonrasında yaşanılanlara odaklanacak bir kitap olacak. Aksak İsmet ise Almanya ve sonrası yaşamı ele alınacak. Naze en özel karakteri romanın. Dört karakterden tek kız çocuğu, romanın en değerlisi belki de. Okuyucu Naze’de kendini bulacaktır eminim. Ezidi’ler konusuna gelirsek, o konuda elbette geçmişimden, çocukluğumdan dolayı bilgi sahibiyim ama çok araştırma da yaptım, çok değerli dostlarım var buralarda, Avrupa’da, Amerika’da. Acılarla doğan, acılarla büyüyen, ninnileri bile olmayan bir kavim Ezidiler. Dışlanmışlıkları iliklerine kadar hisseden sahipsiz, öksüz bir kavim maalesef. Kültürleri, geçmişleri zengin hatıralarla dolu bir kavim. Kadınlarının omzunda güneş vardır ama kaderleri hep zifiri karanlık olur. Dediğim gibi sahipsiz bir kavim. Dünyaya yayılmış bir millet düşünün; bir yanı Kafkasyada bir yanı Avustralyada olan bir kavim. Maalesef en son yaşanan Işid belasında dahi, kutsal toprakları yağmalanan, kadınları esir alınan, köle edilen bir ırk Ezidiler. Umarım kaderleri değişir ve biz de bunun için elimizden geleni yapmakla mükellefiz.

Mushaf-ı Reş, Melek-ı Tavus, Kırmızı Çarşamba, nisan ayında 3 gün oruç tutmaları ve evlenmemeleri kutsal kitaplarının 4-5 sayfadan ibaret olup 33 ayetten oluştuğu marul, fasulye, tavşan eti yememeleri gibi Ezidilerin inanç ve kültürleri ile ilgili birçok bilgiyi romana serpiştirmişsiniz. Bu bilgileri farklı kaynaklardan araştırarak mı buldunuz yoksa birebir yaşadığınız ve gözlemlediğiniz bilgilerden hareketle mi edindiniz?

 Sadece gözlemle roman yazılamayacağını düşünüyorum. Ben başka yazarlar gibi çalışmıyorum sanırım. Her karakterimin bir defteri oluyor ve orada ayak numarasına kadar yazıyorum. O karakterle günler, haftalar, aylar boyu bir arada oluyorum o yüzden birbirimize aşinalığımız pek önemli benim için. Ve elbette okur için de öyle. Roman kahramanlarımdan biri Ezidi kız çocuğu. Elbette kültürlerine, yaşantılarına çok hakimim, yaşadığım kentte on binlerce Ezidi var çünkü. Aynı coğrafyanın, aynı toprağın, aynı kaderin çocuklarıyız onlarla. Naze’nin acılarında bir yazar olarak aynı acıları hissettim desem biraz abartmış olur muyum bilmiyorum, lakin hissetmeden yazamayan yazarlardanım bunu biliyorum. Verdiğim detaylar, romanın az bir kısmında genel bir bilgi olarak yazıldı. Aynı coğrafyanın insanları birbirlerini, kültürlerini, adetlerini, dillerini bilmiyorlar. Bu bana biraz eksik geliyor, ruh eksikliği, vicdan eksikliği biraz. Yeni bir kültür için binlerce kilometre giden insanlar yanı başlarında duran beş altı bin senelik kavmi tanımıyorlar. Aynı dili konuşuyor ama aynı sofrada oturmuyorlar. Biraz da buna dikkat çekmek istedim. Aynı sokakta oynayan çocukların aynı okula gidememesini eleştirdim belki de.

Eserinizde genç yaşta öldürülen kahramanlarınız var. Okurken ilk dikkatimi çeken buydu. Gencecik insanların henüz yolun başındayken yitip gitmeleri, yanlış uygulamaların veya politikaların sonucu mu sizce?

 Roman kahramanlarımın kurguyla bir arada olduğu gerçeğini sanırım belirtmeme gerek yok. Bir yazar olarak gerçek olaylardan ilham alsam da çoğu detayı kurgulamak zorunda kalabiliyorum. Bu detay da onlardan biri diyebilirim size. Fakat bu, genç yaşta öldürülen o dönem insanının gerçeğini değiştirmez. İnsanlar çocuk yaşta öldüler, öldürüldüler, sisteme kurban edildiler. Faili meçhul cinayetlerin aydınlanamadığı bir ülkeden bahsediyoruz hala düşünebiliyor musunuz? Maalesef toprağa düşen birçok gencin mezarı dahi olmadı, nerede yatıyorlar belli değil. Evladının cesedini bekleyen annelerin acı coğrafyası burası. Acıların başkentiydi Unutulmuş Topraklar ve bunu okuyucu hissetsin, anlasın diye uğraştım biraz. O dönemin politikalarını, siyasetini beğenen ya da savunan insanın biraz vicdan muhasebesi yapması gerektiği kanaatindeyim. İnsanların yaşadıkları acıları on cilt romana sığdırma şansımız yok. Ucundan tutabildiğimiz kadar yazmaya, insanlara anlatmaya çalışıyorum. Benim de derdim bu sanırım.

Bir önceki kuşağa ait olan Azmi, Sadık, İsmet, Yusuf gibi Arapça ve İbranice isimlerin yerine yeni kuşağın daha çok kullandığı Civan, Miran, Naze gibi isimleri roman kahramanlarına verdiniz Neden böyle bir şey yapma gereği duydunuz?

Romanda geçen insanların gerçek isimlerini kullanma şansım yoktu açıkçası. Ama bazısında birkaç harf, bazısında köklü değişikliklerle bu sonuca vardım. Tespitiniz çok doğru, harikulade. Gerçekten bu tespit ile muazzam bir gerçeği ortaya koydunuz. Biliyorsunuz ki eskiden Kürtçe isimler yasaktı. Bırakın kimliğe yazmayı, resmi dairelerde telaffuz etmek bile suçtu. O yüzden aileler çocuklarına genelde kutsal kitaplarda geçen ya da duydukları isimleri veriyorlardı. Ama seksenli yılları, biraz da insanların aydınlanma çağının başlangıcı olarak görürüm. Kendi dilinde isimler vererek kendilerini iyi hissetmek yoluna giriyorlardı sanırım. Bir kuşağın isimleri İbranice, Arapça ama sonraki kuşağın Türkçe ve Kürtçe. Bu detay bile başlı başına bir suç bence. Dünyanın en büyük kötülüğü; bir annenin, bir babanın çocuğuna istediği ismi koyamaması. Tabii talihsizlikler ve kötülüklerin en masumu bu isim meselesi gibi görünebilir ama emin olun değil. Dil için başlar her şey, hatta tüm kavgalar.

Ezidileri temsil eden ve tutunamayan Yusuf bazen akrabaları gibi yurt dışına gitmeyi düşünür. Miran yurt dışında soluğu alır. Zorluklar karşısında yurt dışına gitmek çare mi? Mücadele etmenin koşulları yaratılamaz mı?

 Tabii ki gitmek, kaçmak bir çare değil ama insanlar yaşadıkları acıların, yaşayacakları acılara evrilmesinden korkar. Korku; birbirini tetikleyen hisler bütününün ruhu esir alması ile başlar. İnsanlar acılardan değil, gelecek daha büyük acılardan dolayı gitmeyi hep düşündüler. Bakınız, o dönem için yurtdışına giden aydınlarımız, yazarlarımız ne kadar çok. Bu, azımsanmayacak ölçüde gerçek bir halde duruyor önümüzde. Kaçmak elbette çare değil. Mücadele için sonsuz gayrete inanıyorum ben. Lakin o dönemin koşulları ile bugünün gerçekleri aynı değil. Açlığın, sefaletin, faili meçhullerin kol gezdiği o seksenli doksanlı yılların acımasız zamanlarında yaşamak isteyen kaç kişi var. Savaşan, mücadele eden, belki de başka çaresi olmayan buralarda kaldı. İnsanlar acıları yanlarında taşıdılar emin olun. Kimse kuş gibi uçup gitmedi buralardan. Kanadı kırılıp gidenler de hep eksik yaşadılar diye düşünüyorum. Toprağına, vatanına, ailesine, akrabalarına, kültürüne, çocukluğuna hasret içinde yaşadı çoğu.

Romanızın adı Unutulmuş Topraklar. Kitabınızın bir yerinde uzay çağında bir ayağımız ham çarık kıl çorapta olsa da biri... şeklinde Ahmet Arif'ten bir alıntıya yer vermişsiniz bundan hareketle siz de doğduğunuz büyüdüğünüz toprakları unuttunuz mu?

Asla. Unutamadığım için kullandığım bir alıntı cümle o. Ahmed Arif gibi bir ustamın, ruhuma işleyen bir cümlesini romanımın ilk sayfasına koymak uzun düşüncelerden sonra verdiğim bir karardı. İnsanların etkilenmesi gereken sözler kendi kitabımda benim sözlerim olmalı çünkü. Diğer yandan beni ben yapan yazarlardan, şairlerden alıntılar da yapmak artık karar verdiğim bir detay. Edgar Allan Poe’dan da kitaba başlamadan bir cümle var. Okuyucuların, okudukları yazarı tanımaları için önemli detaylar olduğunu düşünüyorum. Cümlenin başına dönersem, Unutulmuş Toprakları, Mardin’i asla unutmadım. Ruhumun tüm ipleri oraya bağlı gibi. Dünyanın tüm başkentlerini, tüm metropollerini gezsem, yaşasam da, İstanbul gibi dünyanın en özel kentinde yaşasam da doğduğum topraklara olan bağlılığım var olmaya devam edecek. Modern yaşamın getirdikleri, kayıp zamanların götürdükleri ile kıyasıya çarpışır ama ben yaşamaya da böyle devam edebiliyorum sanırım.

Romanın bütününe baktığımızda toplumsal bir olay örgüsünü ele almışsınız Türk edebiyatında toplumcu ve gerçekçi yazarlardan esinlendiğiniz oldu mu?

Elbette, değerli yazarlardan etkilenmeden daha değerli bir yazar olma şansınız yok. Benden önce yaşamış, yazmış önemli yazarların eserleri hep ışık olmuştur benim için. Esinlenmek elbette isteyerek ya da istemeyerek olmuştur ama bilinçli bir esinlenme tarzına sahip değilim. Kendi tarzımı oturtmaya çalışıyorum. Daha önce de basına verdiğim röportajlardan birinde söylemiştim; ben insan ruhunu tasvir etmeye çalışıyorum. Toplumcu veya gerçekçi bir yazar olmak gibi bir gayretim bu yüzden çok yok. Okuyucular bana neyi yakıştırır, neyi uygun görürlerse o kabulümdür elbette. Ama onun dışında başka yazarlardan esinlenmem mümkün olmaz, olmamalı da.

Romanınızda 1980 askeri darbesinden sonra 80'li ve 90'lı yıllarda meydana gelen olayları konu edinmişsiniz askeri darbelerin toplumu Dizayn etmede nasıl bir rolü vardır?

En kötü sivil siyasi yönetim askeri darbelerden iyidir. Bunun gölgesinde yaşamış bir neslin evladı olarak söylüyorum bunu. Demokratik seçimlerle başa gelen yönetimlerin asla bir askeri darbeyle devrilmesi kabul edilir bir durum olamaz. Güç her zaman güçlü değildir. Olmamalıdır da. Güç tek başına bir anlam ifade etmez. Etmemelidir de. Darbelerden, askeri zorbalıklardan arta kalan ülke yönetimlerini görüyoruz. Acılardan ve saçma kurallardan başka bir sonuca çıkamıyorsunuz. Toplumu dizayn etmek hukukçuların, bilim insanlarının, eğitmenlerin, sanatçıların, yazarların görevi olduğunu düşünüyorum. İnsani normlarla atılacak her adım toplumun dizaynını daha da güzelleştirir. Geri kalan her adım zorbalığa bir adım daha yaklaşmak demek.

Bazı köşe yazarları sizin için Modern Çağ Edebiyatının son temsilcilerinden biri diye bahsediyor. Bunun için ne söylemek istersiniz?

 Teveccüh gösteriyorlar, sağ olsunlar. Modern çağ edebiyatının son temsilcilerinden biri olmak gurur verir. Edebiyat salt gerçek anlamıyla yapıldığı zaman mutlu olurum. Edebiyat serüvenim başladığında kendime bu konuda bir söz vermiştim; asla edebiyat dışında kalemimi oynatmayacaktım. Gittiğim konferanslarda, verdiğim derslerde her yerde anlatmaya çalıştığım şey bu; ‘edebiyata ihanet etmeyin’. Sırf bir kitap yazmak adına edebiyatı çöpe atmayın. Popüler kültüre teslim olan bazı yayınevleri bu hatalarını bilmelerine rağmen paranın sıcaklığına teslim oluyorlar. Maalesef durum bu.

Son olarak yeni projeler var mı? Çünkü yaratıcı bir yazar olduğunuzu herkes biliyor.

 Bu sene bitmeden iki projemiz var. Herkesin çok seveceğini düşündüğüm iki eserle geliyoruz. Okuyucu ile farklı alanlarda buluşacak olmaktan çok heyecanlıyım. Planladıklarımızı gerçekleştirirsek kasım gibi bir eser aralık ya da ocak gibi bir eser daha planlıyoruz. Bunlar, yine söylüyorum herkesin konuşacağı eserler olacak. Ülkede yapılan kendi alanında ilk eserler diyebilirim.