İnsan organizması ve zihni, fabrikadan tek bir tuşla çıkan düz bir makine değil. O kadar karmaşık, o kadar çok katmanlı bir yapımız var ki, bazen arka planda harıl harıl çalışan süreçlerin sadece faturası önümüze kesilir. Biz o faturayı gördüğümüzde "sebepsiz" zannederiz ama aslında o derinlerde bir yerlerde çoktan gerekçelendirilmiştir.
Günlük hayatın koşturmacası içinde fark etmeden bastırdığımız, "neyse, şimdi sırası değil, sonra düşünürüm" diyerek rafa kaldırdığımız o küçücük stresler, önemsiz gibi görünen hayal kırıklıkları veya anlık kaygılar birikir. Onları birer toz tanesi gibi zihnimizin görünmeyen köşelerine süpürürüz. Gün gelir o tozlar birikir birikir ve en ufak bir esintide belki de tamamen durup dururken gözümüzü açamayacağımız bir toz bulutuna dönüşür. Bardak zaten ağzına kadar dolmuştur da bizim sebepsiz sandığımız o an, sadece bardağı taşıran son damla olur...
Bunun tersi de çok sık gelir başımıza. Hayat bazen öyle bir monotonluğa gömülür ki, her gün bir öncekinin karbon kağıdıyla çoğaltılmış kopyası gibi akıp gider. Ya da tam aksine, öyle yoğun bir temponun içinde sürükleniriz ki nefes almaya vaktimiz olmaz. İşte tam o yoğun temponun ardından aniden durup dinlenme fırsatı bulduğumuzda, yani o ilk boşluk anında, bastırılmış ne kadar duygu varsa sinsice yüzeye çıkar. Savaşçılar cephedeyken yaralandıklarını hissetmezler derler ya, adrenalin bittiğinde acı taze bir şekilde baş gösterir. Bizimki de biraz öyle. Zihin koşturmayı bıraktığı an, o güne kadar ertelediği tüm duygusal hesapları masaya yatırır. Pazar günleri ya da tatilin ilk günü durup dururken gelen o can sıkıntısının, o hüzün dalgasının sebebi tam olarak budur. Sistem durmuştur ve bakım zamanı gelmiştir.
Peki, böyle anlarda ne yapıyoruz?
Genelde düştüğümüz ilk tuzak, o duyguyla savaşmak oluyor. İçimizdeki o sebepsiz hüzne ya da huzursuzluğa karşı bir cephe açıyoruz. "Hadi kalk, bir şeyler yap, oyalan, bunu düşünme" diyerek zihnimizi zorla başka bir yöne çekiştirmeye çalışıyoruz. Ya da daha kötüsü, az önce bahsettiğim gibi kendimizi suçlama mekanizmasını devreye sokuyoruz. Oysa yangını körükleyen tam olarak bu dirençtir. Zihin zaten dolmuş, sistem zaten alarm vermişken, bir de onunla kavga etmek "bakım" sürecini sadece baltalıyor.
İşte tam o kırılma noktasında, döngüyü kıracak birkaç temel adım öne çıkıyor:
İlk ve en zor adım, o hisse bir isim, bir etiket ya da mantıklı bir gerekçe bulma çabasından vazgeçmektir. Zihnimiz her şeyi bir neden-sonuç ilişkisine bağlamaya programlıdır; nedenini bulursa
çözeceğini sanır. Ancak bazı duygusal dalgalanmalar, analitik zekayla değil, sadece yaşanarak çözülür. Kendimize şunu söyleyebilmek muazzam bir özgürlüktür: “İçimde şu an misafir olan bir huzursuzluk var. Nedenini bilmiyorum ve şu an bunu bilmek zorunda da değilim. Sadece bu hissin geçmesini bekleyeceğim."
Misafirperverliği sadece neşeli, coşkulu duygulara göstermek, kendi doğamıza haksızlıktır. O hüzün ya da boşluk hissi de bize ait. Onu bastırmaya çalışmak yerine, izin vermek gerekir. Belki göğüste bir sıkışma, belki boğazda bir düğüm... O an sadece durup, o hissin bedendeki coğrafyasını izlemek, onunla kalabilmek gerekir. Unutmamak gerekir ki, hiçbir duygu sonsuza kadar zirve noktasında kalamaz. İzin verilen her duygu, bir dalga gibi yükselir, tepe noktasına ulaşır ve eninde sonunda çekilir.
Zihin kendi dehlizlerinde kaybolduğunda, onu kurtarmanın en iyi yolu "buraya ve şimdiye", yani bedene dönmektir. Çünkü zihin geçmişin pişmanlıklarında ya da geleceğin kaygılarında kaybolabilir ama beden sadece "şu an" da yaşar.
Adrenalin bittiğinde sızlamaya başlayan o yaraları sarmak için sistemin frekansını düşürmek gerekir. Eğer o gün hiçbir şey yapmak gelmiyorsa içimizden, o "hiçbir şey yapmama" haline izin vermeliyiz. Üretken olmak, sürekli bir yerlere yetişmek zorunda olmadığımız, sadece sistemin kendi kendini temizlemesine izin verdiğimiz o boşluk anlarını şımarıklık değil, bir ihtiyaç olarak görmek gerekir. Bardağın taşması bir felaket değil; bardağın boşalması ve temizlenmesi için bir fırsattır.
Sonuçta insan olmak, sadece güneşli günlerde yürümek demek değildir bazen de havanın neden kapattığını anlamadan o yağmurun altında ıslanmayı da kabul etmektir. Bulutlar dağılır, toz çöker, bardak boşalır. Önemli olan, o geçiş sürecinde kendimize ne kadar şefkatle yaklaşabildiğimizdir.
Şunu da eklemek gerekir ki; bu süreç kesinlikle bir görmezden gelme veya sorunlardan kaçma yöntemi değil. Tam aksine, bu yaklaşımın adı modern psikolojide "Radikal Kabul" ve felsefi kökenlerinde "Zihinsel Ayrışma" olarak geçer.
Duyguyu görmezden gelmek, üstünü kapatıp yok saymaktır; oysa bu yöntem, duygunun varlığıyla kavga etmeden ona iç dünyamızda meşru bir yer açmaktır. Kendini o hissin pençesinden kurtarmanın yolu, onunla savaşarak enerjini tüketmek değil, onun geçici bir hava durumu olduğunu bilerek rüzgarın dinmesini beklemektir. Gerçek özgürlük, konforsuz hislerin yokluğunda değil; o hisse rağmen kendinle barışık kalabilmektedir.
Sonuçta, zihnimizin o loş koridorlarında yorulana kadar koşmakta, bir köşeye çöküp fırtınanın dinmesini beklemek de tamamen bize dairdir. "Neden?" sorusunun peşinde ömür tüketmek yerine, bazen sadece nefes alan, hisseden ve duran bir canlı olduğumuzu hatırlamak gerekir. İnsan, kendi içindeki mevsimlerin her birine saygı duyduğu ölçüde bütündür; sadece ilkbahardan ibaret bir ömür, doğanın kendi döngüsüne aykırıdır...
Bırakın o gün gökyüzünüz gri kalsın, bırakın o pazar günü içinizdeki ritim yavaşlasın. Kendinizi tamir edilmesi gereken bozuk bir saat gibi görmeyi bıraktığınızda, o sebepsiz sızıların aslında ruhun kendi kendini iyileştirme şarkısı olduğunu fark edeceksiniz. Kendi kendinizin acımasız bir yargıcı değil, şefkatli bir ev sahibi olun. Çünkü fırtına ne kadar güçlü eserse essin, arkasındaki gökyüzü her zaman oradadır; sakin ve tertemiz...
Toz bulutunun arkasındaki o berrak gökyüzünü görebilmeniz dileğiyle...
Mutlu kalın.