Uyanmak Gerekmez mi?

Türkiye yaklaşık yirmi yılı aşkın süredir AKP iktidarı tarafından yönetiliyor. Bu uzun iktidar döneminde ekonomi, eğitim, hukuk ve dış politika başta olmak üzere birçok alanda derin tartışmalar yaşandı. Ancak bazı konular var ki, aradan geçen bunca zamana rağmen ya yeterince konuşulmadı ya da konuşulması özellikle zorlaştırıldı. Bunlardan biri de Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ve Türkiye’nin bu proje içindeki konumudur.

Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açıkça “Ben BOP ’un eş başkanıyım” demesi, sıradan bir siyasi söylem olarak geçiştirilebilecek bir ifade değildir. Çünkü BOP, yalnızca bir “demokrasi” ya da “kalkınma” projesi olarak sunulmamış; Ortadoğu, Kuzey Afrika ve çevresindeki ülkelerde sınırların, rejimlerin ve siyasal yapıların yeniden şekillendirilmesini hedefleyen bir proje olarak tanımlanmıştır. Bunlarla ilgili kayıtlara çok kolay ulaşabilirsiniz.

Nitekim 2000’li yılların başında ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın, “Türkiye dâhil 22 ülkenin sınırları ve rejimleri değişecek” şeklindeki açıklamaları da hâlâ hafızalardadır. Bu sözler bir söylenti ya da komplo teorisi değil, bizzat dönemin ABD’li yetkilileri tarafından dile getirilmiş ifadelerdir. Dönemin haber sitelerini ya da gazetelerini taramanızı tavsiye ederim.

Bu noktada şu soruyu sormak istiyorum;
Eğer bir projede sınır ve rejim değişikliği açıkça dile getiriliyorsa ve Türkiye bu projenin parçası olarak anılıyorsa, “BOP eş başkanlığı” ne anlama gelmektedir?

Bu söylem, Türkiye’nin üniter yapısı, ulusal egemenliği ve kurucu değerleri açısından sorgulanması gereken bir durum değil midir?

Yıllar boyunca pek çok Atatürkçü, aydın, akademisyen ve yazar bu sorulara dikkat çekti. Kimileri itibarsızlaştırıldı, kimileri yargılandı, kimileri susturuldu, kimileri ise ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Bugün geriye dönüp bakıldığında, bu uyarıların ne kadarının gerçekten cevapsız kaldığını dürüstçe tartışmak gerekiyor.

Bugünkü tabloya baktığımızda ise karşımıza ağır bir manzara çıkıyor.
Ekonomi derin bir kriz içinde. Emekliler geçinemiyor, gençler geleceğini bu ülkede kurmakta zorlanıyor. Eğitim sistemi defalarca değişmesine rağmen nitelik kaybı yaşıyor. Hukuka ve adalete duyulan güven ciddi biçimde zedelenmiş durumda. Toplum her geçen gün daha fazla kutuplaşıyor.

Tam da bu noktada mesele yalnızca iktidarla sınırlı kalmıyor. Muhalefetin durumu da en az iktidar kadar sorgulanmayı hak ediyor. Yıllardır yaşanan bu sorunlara rağmen mevcut muhalefet partilerinin, topluma güven veren, sürekli ve güçlü bir karşı duruş sergileyebildiğini söylemek zor. İktidara karşı yeterli tepkinin ortaya konulamaması, yalnızca siyasi yetersizlik midir, yoksa ahlaki bir sorumluluk eksikliği midir? Daha sert bir ifadeyle, bu durum iktidarın yarattığı sonuçlara karşı sessiz kalınan gayri ahlaki bir alışkanlığa mı dönüşmüştür?

Benzer bir sessizlik, sivil toplum alanında da göze çarpıyor. Emekliler açlık sınırının altında yaşamaya çalışırken emekli dernekleri güçlü bir toplumsal baskı oluşturamıyor. Gaziler ve şehit aileleri, bu ülke için en ağır bedelleri ödemiş kesimler olmalarına rağmen, onların adına konuşması gereken birçok dernek ve platform cılız açıklamaların ötesine geçemiyor. Eğitimden hukuka, kadın haklarından çocuk haklarına kadar birçok alanda faaliyet gösteren STK’ların önemli bir kısmı ise ya etkisiz ya da suskun.

Bu sessizlik nasıl açıklanmalı?
Korku mu? Baskı mı? Yoksa yıllar içinde normalleştirilmiş bir itaat hâli mi?

Asıl tehlike, bu sessizliğin artık sıradanlaşmış olmasıdır. İnsanlar yalnızca itiraz etmekten değil, soru sormaktan bile çekinir hâle gelmiştir. Oysa bir toplumun çöküşü çoğu zaman gürültüyle değil, sessizlikle başlar.

Bu kadar korkacak ne var?
Hak aramak suç mu?
Geçinemediğini söylemek ayıp mı?
Ülkenin gidişatını sorgulamak vatana ihanet mi?

Tam da bu noktada, Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet’i emanet ederken verdiği en net mesajlardan birini hatırlatmakta fayda var.

“Eğer ülkeni kurtaracak bir lider bekliyorsan, ben size hiçbir şey öğretememişim demektir.”

Bu söz bir umutsuzluk değil, ağır bir sorumluluk çağrısıdır. Atatürk, kurtarıcı bekleyen bir toplum değil düşünen, sorgulayan ve gerektiğinde sorumluluk alan yurttaşlar istemiştir. Bugün ise toplumun büyük bir kısmı hâlâ gözünü bir lidere, bir partiye ve hatta birbirlerine çevirmiş durumdadır.

Oysa sorun artık “bizi kim kurtaracak?” olmaktan çıkmış, ‘biz ne zaman sorumluluk alacağız?’ a gelmiştir. Bilmem yanılıyor muyum?

Çünkü hiçbir toplum, başkası uyandırsın diye bekleyerek özgürleşemez.

Bugün mesele bir parti, bir lider ya da bir seçim meselesi olmaktan çıkmıştır.
Mesele, ülkenin sessizlik içinde elden gidip gitmediğidir.
Toparlanmak için yarın değil, şimdi konuşmak ve korkmadan ses vermek gerekir.
Çünkü susanlar değil, susturulanlar kaybeder.

Kaybedecek bir günümüz dahi yok artık…