Davacı…
Alın terini toprağa döken, emeğinin karşılığını arayan çiftçi.
Sanık kürsüsünde ise…
Tarım ve Orman Bakanlığı.
Mübaşir yüksek sesle bağırdı:
“Toprağın Mahkemesi başlıyor! Herkes ayağa kalksın!”
Salonda derin bir sessizlik oluştu.
Hâkim ilk sorusunu sordu.
“Sayın Bakanlık…
Yıllardır bu millete ‘Tarım millî meseledir’ dediniz.
‘Üretin.’ dediniz.
‘Ekilmedik bir karış toprak kalmayacak.’ dediniz.
Şimdi bu mahkemeye cevap verin.
Üretmesini istediğiniz çiftçi daha tohumu toprağa atmadan mazota, gübreye, tohuma, ilaca ve bankaya borçlanıyorsa bunun hesabını kim verecek?”
Sanık kürsüsünden cevap gelmedi.
Hâkim devam etti.
“İlk tanık salona alınsın”
Kapı açıldı.
İçeri ilk tanık girdi.
Plansızlık.
Hâkim sordu:
“Tanık…
Doğru söyle.
Bir yıl çiftçiye bir ürünü önerip ertesi yıl ithalat kapısını açtıran sen misin?
Hasat yaklaşınca belirsizlik oluşturan sen misin?
Çiftçinin önünü görmesini engelleyen sen misin?”
Plansızlık başını öne eğdi.
“Sayın Hâkim…
Ben tek başıma gelmedim.”
“Kim getirdi seni?”
“Cevabı dosyanın içinde…”
Salonda uğultular yükseldi.
Mübaşir bağırdı:
“Sessizlik!”
İkinci tanık çağrıldı.
Bürokrasi.
Hâkim önündeki dosyayı kaldırdı.
“Çiftçi hasadını yapmış.
Borcu gelmiş.
Faiz işlemeye başlamış.
Ama sen ona ‘Randevu bekle.’ demişsin.
Doğru mu?”
Sessizlik…
Hâkim yeniden sordu.
“Banka bekledi mi?
Mazot bayisi bekledi mi?
Gübreci bekledi mi?
Esnaf bekledi mi?
Hayır…
"Öyleyse devlet neden üreticiden beklemesini istedi?”
Yine cevap yoktu.
Üçüncü tanık salona alındı.
Yüksek Girdi Maliyetleri.
Hâkim konuştu:
“Mazot…
Gübre…
Tohum…
İlaç…
Elektrik…
İşçilik…
Hepsi katlanarak arttı.
Peki üreticinin kazancı aynı oranda arttı mı?”
Salonda tek bir el bile kalkmadı.
Son olarak davacı kürsüye çağrıldı.
Çiftçi ağır adımlarla geldi.
Hâkim yumuşak bir sesle sordu:
“Şikâyetin nedir?”
Çiftçi cebinden buruşmuş bir hesap kâğıdı çıkardı.
“Ben konuşmayacağım Sayın Hâkim.
Bu hesap konuşacak.”
Kâğıtta tek tek yazıyordu.
Mazot…
Gübre…
Tohum…
İlaç…
İşçilik…
Biçerdöver…
Elektrik…
Banka faizi…
En altta ise tek satır vardı.
Kâr: Yok.
Hâkim dosyayı kapattı.
Salondaki herkes ayağa kalktı.
“Toprağın Mahkemesi kararını açıklıyor.”
“Bu mahkeme, kuraklığı suçlu bulmamıştır.
Çünkü kuraklık doğanın hükmüdür.”
“Bu mahkeme, çiftçiyi de suçlu bulmamıştır.
Çünkü çiftçi üretmiş, alın terini toprağa vermiş, bütün riskleri göze almıştır.”
“Ancak dosyadaki tanık beyanları, belgeler ve davacının sunduğu hesap birlikte değerlendirildiğinde; üreticiyi belirsizlik içinde bırakan, artan girdi maliyetlerine karşı yeterli çözümleri üretemeyen, planlama eksiklikleri nedeniyle çiftçinin emeğinin karşılığını almasını zorlaştıran tarım politikalarının bu tablonun oluşmasında sorumluluğu bulunduğu kanaatine varılmıştır.”
Hâkim son kez salona baktı.
“Bu nedenle mahkememiz; tarım politikalarını uygulayan Tarım ve Orman Bakanlığı’nın ve bu politikaların nihai sorumluluğunu taşıyan ülkeyi yönetenlerin, ortaya çıkan bu tablonun siyasi ve idari sorumluluğunu taşıdığına hükmetmiştir.”
“Mahkememiz, verilecek cezayı hapis olarak değil, milletin vicdanına bırakmıştır.”
“Çünkü bu davadaki en ağır ceza…
Toprağın boş kalmasıdır.
Gençlerin köyünü terk etmesidir.
Üreticinin umudunu kaybetmesidir.
Ve bir ülkenin, kendi çiftçisine muhtaç olmak yerine başka ülkelerin ürününe muhtaç hâle gelmesidir.”
Mübaşir ayağa kalktı.
“Karar açıklanmıştır.”
Tam herkes salondan çıkacakken hâkim son kez söz aldı.
“Dosya kapanmayacak…”
“Bu dava, çiftçi emeğinin karşılığını aldığı gün kapanacaktır.”
“O güne kadar bu mahkemenin davacısı çiftçi olmaya devam edecek…
Hâkimi bu topraklar olacak…
Ve bu millet, her hasat mevsiminde aynı davayı yeniden görecektir.”
Çünkü toprağın adaleti şaşmaz.
Ama insanın adaleti şaşarsa…
Bedelini önce çiftçi, sonra da bütün millet öder.