Sosyal Çürüme

Günlerdir, Eskişehir’den Ankara’ ya yürüyerek giden madencilerimizin eylemi vardı. Haklarını alabilmek için eylem yaptılar. İşçilerimizin bu haklı eylemi maalesef polislerimiz tarafından engellendi ve kötü muamele gördüler. Patron belli ki toplumumuzun ahlaki dini değerlerinden nasibini almamış, demek ki hakkını vermediği işçilerin haklarını umursamıyor.

Bunu üzerine Enerji bakanı bu patrona bir daha maden ruhsatı vermeyeceğini açıkladı, takip eden gün aynı kişiye bir maden ruhsatı daha verildiği haberlerde yer aldı.

Nihayet problemin çözüldüğünü öğrendik, biz de çok sevindik. İşçilerimize, polisimiz, haklı mücadelelerinde kötü muamele ederken, Mersin’de hiçbir özelliği olmayan muhtemelen bir tarikat mensubu bir ilahi ile meşhur olan birinin konserine devletimiz çok sayıda koruma görevlendiriyor. Bu bir sosyal çürüme ama en önemli çürüme işçilerimizin bu eylemine bütün sendikaların destek vermemesi, iki olaya da vatandaşın yeteri kadar tepki göstermemesi.

Bir toplumun ekonomisi kötüye gidebilir, birçok olumsuz olay yaşanabilir. Bunlar tabii ki sosyal çürümedir. Ama esas çürüme bunlara ses çıkarmamaktır. Suç oranlarının yükselmesi, otobüste yaşlılara yer verilmemesi tabii ki çürümedir ama yine esas çürüme toplumun bunlara şaşırmaması tepki vermemesi ve bunlara alışmasıdır.

Bir kavga görünce hemen kayda alıyoruz kimse kavgayı ayırmıyor. Sosyal medyada linç edilen birini izlemek normal geliyor. Birinin özel hayatı ihlal edilince üzülmüyoruz, izlenme sayısına bakıyoruz. Birinin zorda olduğunu görünce, bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyoruz ve yolumuza devam ediyoruz.

Toplumumuzda her zaman görülmesi gereken nezaket, saygı, sevgi, empati, nadiren rastlanan davranışlar haline geldi. Sosyal çürüme bazı kanser türleri gibi sessiz ilerler, sonra toplumsal patlamalar neden olur.

Şanlıurfa’da Kahramanmaraş’ta meydana gelen hepimizi derinden üzen okul baskınları sosyal çürümenin maalesef en bariz sonucu. Bunu kolaycı bir şekilde bu olaylar sosyal medyadan oldu gibi tek sebebe bağlayanları gördük. Bu süreç yavaş yavaş buraya geldi. Önce okul idarecileri, öğretmenler etkisiz hale getirildi, öğrenciler şımartıldı, velilere sınır konmadı, disiplin ortadan kaldırıldı, sosyal medyaya sınır getirilmedi. Bunları çoğaltabiliriz.

Görev yaptığımız yıllarda ve evvelinde milli bayramlarımız çok güzel kutlanırdı. Öğretmeni, öğrencisi, velisi birlikte güzel programlar hazırlanır ve kutlanırdı. Bir kutlama öncesi hazırlık sürecinde, bazen soğuk bazen sıcak havalarda her türlü zorluğa katlanılırdı. İl çapında yapılan törenler genellikle Atatürk caddesinde olurdu. Vatandaşlar ise bu kutlamaları izlemek için cadde kenarlarını doldururdu. O resmi geçitlerin güzelliği hala aklımda. Okullar, kamu kurumları, sivil tolum örgütleri ve hele askeri birliklerin tüm teçhizatlarıyla geçişini unutamam.

Yaklaşık 10 senedir bayram kutlamalarına yukarıdan aşağıya gereken önemin verilmediği, buna veli ve öğrencilerin de uyduğunu görüyoruz. Milli bayram kutlamalarına katılımın öğrencilerin serbest bırakıldığını duyuyoruz. Böyle olunca hava şartlarına göre öğrencisini göndermeyenler, liyakatsiz atamalarla göreve getirilen idareciler ve maalesef buna uyan öğretmenlerle çok basit ve cılız kutlamalara şahit oluyoruz. Bu olaylarda maalesef sosyal çözülmeye en önemli örnekler. Milli hassasiyetlerini kaybeden milletler tarih sahnesinde tutunamazlar.

İnsanların yanlışlara tepki vermeyi bıraktığı, doğruyu savunmanın gereksiz olduğunu düşündüğü bir ortam oldu. Ama toplum dediğimiz şey hala biziz, bunu değiştirecek olanlar da bizleriz. Bu yanlış gidişi değiştirecek olan da bizim davranışlarımız. Bir haksızlığa ses çıkarma, bir yabancıya saygı göstermek, doğruyu savunmaktan vazgeçmemek. Devamlı iyilik hali üzerinde olmak gibi. Bir toplum ne yaptığından değil neye sessiz kaldığından çürür.

Ülkemiz son yıllarda sosyal dokusunda derinleşen çatlaklarla karşı karşıya. Bireyler arası ilişkilerden kamusal alanlara kadar her alanda hissedilen güvensizlik ve umutsuzluk dalga dalga yayılıyor.

Toplumsal çürümenin en belirgin işaretlerinden birisi toplumdaki kutuplaşma. Siyasi ideolojik ve kültürel farklılıklar, bir arada yaşama kültürünü zayıflatıyor. Siyasilerin yanlışlarıyla Toplumumuz biz ve ötekiler diye hemen hemen ayrılmış durumda.

Toplumumuzda güven kaybı hat safhada. Kimse yargı sistemine güvenmiyor, evvelden en güvenilir kurum ve çalışanlar olarak gösterilen diyanet işlerine ve din görevlilerine güven duyulmuyor. Öğrencilerin okullarda din dersi seçme oranı yüzde beşe düşmüş.

Dürüstlük, adalet, dayanışma, liyakat bu gibi değerler bireysel yaklaşımların ardında kalmış. Geriye dönüp baktığımızda her kurumda liyakatsizliğin dolayısıyla adaletsizliğin hat safhada olduğunu görüyoruz. Bu da insanlarımızda adalet hissini, güvensizliği ve umutsuzluğu artırıyor.

Toplumumuzda liyakatsizlik önemsiz hale gelmiş maalesef toplum tarafından kanıksanmış. Liyakatin yerini kayırmacılık almış. Bu da kurumsal verimliliği düşürüyor ve adaletsizlik algısını güçlendiriyor.

Bertolt Brecht’in “Açlık, toplumlara ahlakını yedirir” diyor. Toplumun bozulmasında ekonominin de çok etkisi var. Özgürlük, adalet, eşitlik liyakat, güven, saygı, sevgi hoş görü gibi bu güzel değerleri mutlaka toplumumuza kazandırmalıyız.

Sevgiyle kalın.