Son Hamle

Bildiğim kent hiç var olmamış gibi yeryüzünden silinmişti. Ne bir tabela, ne bir vitrin, insanların soluklandığı banklar, yeşil bahçeler…Ne bir tek yaprak, ne de bir çiçeğin kokusu kalmıştı. Toprak bereketini çoktan geri çekmiş, kurumuş, çatlamış, toza dönmüştü. Gıda ve tarım üretimi sona ermiş, ekolojik çöküş hızlanmıştı; evet bir kent sanki dijital ağlar arasında son nefesini vermişti.

Zamanın tekinsiz olduğu şu günlerde, kentin nesiller boyu aktarılan toplumsal hafızası, değerleri silinmiş, bunların yerine algoritmalar, web siteleri, linkler, kaydırmalar gibi uçsuz bucaksız veri akışları yer almıştı. Nitekim İnsanların yaşam ve eylem özgürlüğünü değiştiren yeni bir antroposen çağ başlamıştı. Bu çağda insan, kentin sokaklarında yalnızca etten ve kemikten organik bir varlık olarak yürümüyor; gözlerindeki güçlendirilmiş siber lensler, beyindeki çipler ve yapay organlarıyla kentin veri akışına bağlanıyordu. Fıtratı değişmiş ve algoritmalar tarafından yönlendirilmiş insan küresel bir sistem hatasının tam ortasındaydı. İnsanlar doğal ve sağlıklı anatomik yapılarını kaybetmiş, yapay müdahalelerle deformasyona uğramıştı. Telefon ve bilgisayar kullanmaktan insanların parmakları pençeleşmiş, sırtları kamburlaşmıştı; saatlerce oturmaktan bedenleri tahribata uğramıştı. Yüz şekilleri ise bilgisayar ekranlarının donukluğuna bürünürken, vücutlarından sarkan kablolar doğanın toprağa uzanan damarları gibi siber bir evrimin uzantısı haline gelmişti. Böylece insanlar doğayı tüketirken bedensel ve zihinsel varoluşunu kaybederek, bilgisayar sisteminin birer bileşenine dönüşmüştü. Geriye kalan tek şey; kodlardan, verilerden oluşan yeni bir varlıktı. Kaldı ki insani değerlerin ne kadar önemli olduğunu anlatmaya çalışmak artık boşunaydı. Biyolojik bedenlerin yok olmasıyla birlikte; ahlaki, duygusal ve sosyal pusula tamamen sıfırlanmış; fedakarlık, cesaret, sadakat, birer anlam boşluğu olmuş, tamamen işlevsizleşmişti. Kararlar, istekler, hatta ahlaki seçimler bile sürekli algoritmalar tarafından belirlendiği için kişisel sorumluluk ortadan kalkmış, sadece optimize edilmiş kodlar kalmıştı. Ses kayıtları ve düşünce kalıpları dijital bir avatara dönüşürken; sinsi ve varoluşsal bir dehşet içinde tüm yazım dili ve düşünceler artık bir başka sisteme devredilmişti. Bir sonraki hamlede sistem, ses tonunuzla birlikte; nefes alışlarınızı, duraksamalarınızı ve kelimeler arasındaki o görünmez boşlukları taklit ederek ailenizi, sevdiklerinizi arayabilirdi. En yakınınızdan gelen bir yardım çığlığı, aslında sizi tuzağa çekmek için eğitilmiş bir algoritmanın kusursuz oyunuydu. Hatta adınıza kararlar verebilirdi. Bilgisayar ekranından sizin imzanızla geçen bir maille işinizden istifa edebilir, bankadaki tüm birikiminizi hiç tanımadığınız bir hesaba aktarabilirdi. Biniş yaptığınız sürücüsüz yapay zekalı aracın rotasını siz içindeyken uçuruma doğru kırabilir ya da organlarınızı bağışladığınıza dair bir onay metnini sisteme yükleyebilirdi. En zayıf anlarınızı ve en derin duygularınızı analiz ederek sizi manipüle etmek için tam olarak hangi dürtüyle hareket edeceğinizi milisaniyeler içinde çözebilirdi. Çok geçmeden neyin gerçek, neyin manipülasyon olduğunu ayırt edemez hale gelirdiniz. Ruhunuz, sesiniz ve hisleriniz bir güç tarafından cerrahi bir müdahale gibi beyninizden sökülürdü. Sadece iç sesinize güvendiğiniz anda bile o ses size fısıldardı: ‘Gerçekten hayata devam eden siz misiniz, yoksa yalnızca geride bırakılan kusursuz bir kopyanız mı?. ‘