Siyaset Kirli mi Yoksa Aynadaki Biz miyiz?

Yıllardır aynı cümleyi kuruyoruz: “Bu siyaset çok kirli!” Peki siyaset dediğimiz şey gökten mi iniyor? Milletvekillerini, belediye başkanlarını, parti yöneticilerini, ülkeyi yönetenleri sandığa gidip biz seçmiyor muyuz? O hâlde insanın aklına şu soru geliyor: Siyaset mi kirli, yoksa siyaseti verdiğimiz oylarla biz mi kirletiyoruz?

Aslında siyaset, toplumun önüne tutulmuş büyük bir aynadır. O aynada yalnız siyasetçilerin yüzünü değil; kendi tercihlerimizi, korkularımızı, çıkarlarımızı ve suskunluğumuzu da görürüz.

Bir siyasetçi yolsuzlukla suçlandığında ilk sormamız gereken “Hangi partiden?” olmamalıdır. “Doğru mu, yanlış mı?” diye sormalıyız.

Ama biz ne yapıyoruz?

Karşı partinin belediye başkanı yapınca “Yolsuzluk!” diye bağırıyor, bizim partinin belediye başkanı yapınca “Partimizi yıpratmak istiyorlar” diyoruz.

Karşı tarafın milletvekili çocuğunu, akrabasını işe aldırınca “Torpil!” diyoruz; bizimki yapınca “Çocuk da işsiz mi kalsaydı?” diye savunmaya geçiyoruz.

Rakibimiz devletin imkânlarıyla propaganda yapınca “Kul hakkı!” diyoruz; bizimkiler yapınca “Hizmetin reklamı” diyerek alkışlıyoruz.

Demek ki bizim derdimiz her zaman yanlışın kendisi değilmiş. Yanlışı kimin yaptığına bakıyormuşuz.

İşte siyaset tam burada kirleniyor.

Çünkü siyasetçi bir süre sonra şunu öğreniyor:

“Benim seçmenim, ne yaparsam yapayım beni bırakmaz.”

Bir siyasetçiye verilebilecek en tehlikeli güvence budur. Hesap sorulmayan yerde önce kibir büyür, ardından liyakat kaybolur, sonra adalet susar. Dün halkın arasında gezenler makam koltuğuna oturunca halkı unutur. Seçmenin karşısına yalnız seçim zamanı çıkar, birkaç güzel söz söyler, bir iki kişiye iş sözü verir, sonra beş yıl ortadan kaybolur.

Seçmen yine de “Bizim partiden” diyerek oy verirse siyasetçi neden değişsin?

Fakat burada vicdan terazisini doğru kurmak zorundayız. Siyasetçiyle vatandaşın sorumluluğu aynı değildir.

Vatandaş yanlış bir tercih yapabilir. Aldatılabilir, korkutulabilir, ekonomik çaresizlik içinde bırakılabilir. Televizyonlarda tek taraflı yayınlara, sosyal medyada yalanlara maruz kalabilir. İşini kaybetmekten, yardımının kesilmesinden, çocuğunun geleceğinden korkabilir.

Ama siyasetçi yetki sahibidir.

Devletin kasasına, kamu kaynaklarına, kadrolara, ihalelere ve kurumlara vatandaş hükmetmez. Bunların başında seçilmiş ve atanmış yöneticiler vardır. Bu nedenle siyasetin kirlenmesinde en büyük sorumluluk, elindeki kamu gücünü kendi çıkarı, ailesi, çevresi veya partisi için kullananlara aittir.

Vatandaş yanlış bir oy verir; siyasetçi o oyla milyonların hakkına girebilir.

Bu nedenle “Halk seçti, ne yaparsa haklıdır” sözü demokrasi değildir. Demokrasi, sandıkta oy vermekten ibaret değildir. Demokrasi, seçilen kişiye beş yıl boyunca soru sorabilmektir:

“Bu parayı nereye harcadın?”

“Bu ihaleyi kime verdin?”

“Bu göreve neden liyakatli olanı değil de kendi yakınını getirdin?”

“Dün karşı çıktığın şeyi bugün neden yapıyorsun?”

Bu soruları iktidara sorup muhalefete sormuyorsak demokrat değil, taraftarız. Muhalefete sorup iktidarın yaptıklarını görmezden geliyorsak yine demokrat değil, taraftarız.

Çünkü demokrasi takım tutmak değildir.

Siyasi parti, ne futbol kulübüdür ne de dokunulmaz bir inanç makamıdır. Partiler halka hizmet etmek için kurulmuş araçlardır. Halk partilerin tapulu malı değildir. Hiçbir genel başkan, milletvekili veya belediye başkanı da seçmenin efendisi değildir.

Onlar vekildir, halk asıldır.

Ama ne yazık ki biz, vekilleri asil; kendimizi kapılarında bekleyen kullar hâline getirdik. Bir işe girmek, bir tayin yaptırmak, bir ruhsat almak veya hakkımız olan hizmete ulaşmak için siyasetçinin önünde ceket iliklemeyi normal kabul ettik. Siyasetçi de bizim hakkımızı sanki kendi cebinden bağışlıyormuş gibi sundu.

Böylece vatandaş hakkını isteyen yurttaş olmaktan çıktı, minnet duyması beklenen seçmene dönüştü.

Siyasetin kirliliği yalnız çalanlardan ibaret değildir. Çalana makam verenler, yanlışı savunanlar, haksızlığı alkışlayanlar ve “Bizimkiler yapınca sorun olmaz” diyenler de bu düzenin devam etmesine yardımcı olur.

En büyük kötülüklerden biri de iyilerin susmasıdır.

Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyen kişi, o yılanın bir gün kendi kapısına geleceğini unutur. Adaletsizlik komşusuna yapılırken susan, sıra kendisine geldiğinde yanında kimseyi bulamaz.

Bu ülkenin temiz siyasete ihtiyacı var. Ama temiz siyaset yalnızca temiz siyasetçi aramakla kurulmaz. Önce kendi vicdanımızı temiz tutacağız. Yanlışa, kendi partimiz yaptığında da yanlış diyeceğiz. Hırsızın partisine, torpillinin soyadına, yalancının rozetine bakmayacağız.

Siyasetçi de şunu bilecek:

“Bu halk beni seçti ama bana ülkenin tapusunu vermedi. Yanlış yaparsam hesabını sorar, gerekirse sandıkta gönderir.”

İşte o zaman siyaset temizlenmeye başlar.

Şimdi yeniden soralım:

Siyaset mi kirli, yoksa siyaseti biz mi kirletiyoruz?

Cevap aynanın tam karşısında duruyor.

Siyaseti kirletenlerin başında yetkisini kötüye kullananlar gelir. Fakat o kirliliği kendi mahallesinden olunca görmezden gelen bizlerin de eli tamamen temiz değildir.

Unutmayalım: Temiz siyaset, yalnız karşı tarafa hesap sormakla değil; kendi tarafımız yanlış yaptığında da ayağa kalkabilmekle başlar.

Çünkü demokrasi, sevdiğimizi alkışlama özgürlüğünden önce, yanlış yapan sevdiğimize “Dur!” diyebilme cesaretidir.